Allahü teala cümlemizden razı olsun İnşallahü teala.Aynen öyle kum saati ters çevirilmiş alta düşen son kum tanesiyle zaman dolacak.Bundan önce gaflet pamuğunu kulağımızdan çıkarıp silkelenmemiz lazım.Estağfirullah din konusunda bizim gibilerin görüşünün ne kıymeti olur.Riyazet demek istediyseniz İslam alimleri buyuruyor ki;
Nefs, kötü isteklerden [dinin yasakladığı şeylerden] kurtarılınca, kalb temizlenir.
Kalbi temizlemek için riyazet ve mücahede gerekir. Riyazet, nefsin arzularını yapmamaktır. Nefsimiz, haramları, mekruhları arzu eder. Bunlardan kaçmak gerekir. Mücahede, nefsin istemediği şeyleri yapmak demektir. Nefsimiz, iyilik ve ibadet yapmak istemez. İyilik ve ibadet ederek kalbi temizlemelidir!
Nefsin istediği her şey, sonsuz ahiret nimetleri yanında kıymetsizdir. Ahiret nimetleri altın ise, dünya menfaatleri teneke bile değildir. Bu geçici basit menfaatler, sonsuz nimetlerle mukayese bile kabul etmez.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlânın emirlerini yapmamak kalbin bozuk olmasındandır. Kalbin bozuk olması, dine tam inanmamaktır. İmanın alameti, dinin emirlerini seve seve yapmaktır. [Namaz kılmayıp günah işleyenin, (Benim kalbim temiz, sen kalbe bak) demesinin çok yanlış olduğu buradan da anlaşılır.]
Kalb, sevgi yeridir. Sevgi bulunmayan kalb ölmüş demektir. Kalbde, ya dünya sevgisi veya Allah sevgisi bulunur. Allah’ı anarak, ibadet yaparak, kalbden dünya sevgisi çıkarılınca, kalb temiz olur. Bu temiz kalbe, Allah sevgisi, kendiliğinden dolar. Günah işleyince, kalb kararır, hastalanır, dünya sevgisi yerleşir ve Allah sevgisi gider. Kalbin bu hali, bir şişeye benzer. Su doldurunca, havası çıkar. Suyu boşaltınca, hava kendiliğinden dolar.
HIZIR ALEYHİSSELAM NEDEN Ab-ı Hayat suyunu İÇTİ
Hızır aleyhisselamı hepimiz biliriz ( gerçek adı belya dır)O nun Abı hayat suyundan içtiğini ve kıyamete kadar ALLAH yolunda hizmet edeceğinide peki neden içti Abı Hayat suyunu hiç merak ettiniz mi Hızır Aleyhisselam bir gün gökyüzüne derin derin bakar öyle derin bakar ki ARŞ_I ALAda yazılı olan FATİHA suresini görür Fatiha suresine aşık olur ALLAH a yalvarır Ne olur YARABBİ bu sureyi bana indir Fakat ALLAH şöyle der
—Ben bu sureyi Alemlere rahmet olarak göndereceğim Hz Muhammed (s a v) indireceğim
Tabi Hızır Aleyhisselam bunu duyunca ALLAH a tekrar yalvarır
—YABBİ ne olur beni Hz Muhammede (s a v) ümmet olarak ulaştır der ve duası kabul olur
Bilindiği gibi Hızır Aleyhisselam Peygamberimizden (s a v) binlerce yıl önce doğmuştur Fakat Peygamberimizi (s a v) görmek ve O na ümmet olmak için ALLAH a yalvarır duası kabul olur ve ölümsüzlük (Abı Hayat) suyundan içer Peygamberimiz (s a v) Hızır Aleyhisselamla sohbet ettiği kaynaklarda vardır Halen belki aramızda ALLAH için kıyamete kadar hizmet edecektir
Düşünün Hızır Aleyhisselam Peygamberimizden (s a v) binlerce yıl önce Peygamberimize (s a v) ümmet olabilmek için ALLAH a yalvarmış Peygamberimize (s a v) ümmet olmak işte bu kadar önemli biz ise Peygamberimizin (s a v) Ümmeti olarak dünyaya gelmişiz bu nimetin kıymetini biliyomuyuz Bunun için Şükür ediyomuyuz
ALLAH IM BİZİ MÜSLÜMAN OLARAK YARATTIĞIN VE PEYGAMBERİMİZİN (S A V) ÜMMETİ OLARAK YARATTIĞIN İÇİN SANA SONSUZ KERE ŞÜKÜRLER OLSUN…
Ya Ali, beş şeyi yapmadan uyuma…
Resul-i Ekrem’in (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) hitaben şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Ya Ali, beş şeyi yapmadan uyuma: Bütün Kur’an’ı hatmetmeden, dört bin dirhem sadaka vermeden, Ka’be’yi ziyaret etmeden, cennetteki yerini korumaya almadan ve düşmanlarını razı etmeden…”
Hz. Ali (a.s), “Ya Resulallah bu nasıl olur?” diye sorduğunda şöyle buyurdu: “Bilmiyor musun ki eğer “İHLAS” suresini üç defa okursan, Kur’an’ın hepsini okumuş gibi olursun.
Eğer Fatiha suresini dört defa okursan, dört bin dirhem sadaka vermiş gibi olursun.
Eğer “La İlahe İllallahu vahdehu la şerike lehu, lehu’l-mulku ve lehu’l-hamdu, yuhyi ve yumitu ve huve ala kulli şey’in qadir” (Allah’tan gayri ilah yoktur, tektir ve ortağı yoktur; mülk sadece onundur ve hamd sadece ona aittir; diriltir ve öldürür ve o her şeye kadirdir) duasını on defa okursan, Ka’be’yi ziyaret etmiş gibi olursun.
Eğer “La havle vela quvvete illa billahi’l-Aliyyi’l-azim” (Yüce ve azametli Allah’a dayanmayan güç ve kuvvet yoktur) duasını on defa okursan, cennetteki yerini korumuş olursun.
Eğer “Esteğfirullahe’l-Azime’l-llezi la ilahe illa Huve’l-Hayyü’l-Kayyumu ve etubu ileyhi” (Yüce Allah’tan mağfiret diliyorum; o ki ondan başka ilah yoktur; diridir, yaratıkları ayakta tutandır ve ben ona tevbe ediyorum) duasını on defa okursan, düşmanlarını razı etmiş olursun…
İmam-ı Rabbani Hazretlerinden İnciler – 129
Fırsatı elden kaçırmayınız. Geçici olan şânlar, şerefler sizi aldatmasın. Dünya lezzetleri, hakîkî lezzetlerden mahrum etmesin. Fârisî beyt tercümesi:
Sana söyliyeceğim hep şudur:
Çocuksun, yol ise korkuludur.
Allahü teâlâ, bir kulunu gençlikte tevbe etmeye kavuşturursa ve bu tevbesini bozmaktan korursa, ne büyük nîmet olur. Diyebilirim ki, bütün dünya nîmetleri ve lezzetleri, bu nîmetin yanında, büyük deniz yanındaki bir damla su gibidir. Çünkü bu nîmet, insanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturur. Bu ise, dünya ve âhıret nîmetlerinin hepsinin üstündedir. İmrân sûresinin onbeşinci ve Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın râzı olması nîmeti daha büyüktür) buyuruldu.
Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâya “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ” uymakla şereflenenlere selâm olsun!
Müjdeci Mektublar – 146
İbâdetlerden zevk duymak ve bunların yapılması güç gelmemek, Allahü teâlânın en büyük ni’metlerindendir. Hele namâzın tadını duymak, nihâyete yetişmiyenlere nasîb olmaz. Hele farz namâzların tadını almak, ancak onlara mahsûsdur. Çünki, nihâyete yaklaşanlara, nâfile namâzların tadını tatdırırlar. Nihâyetde ise, yalnız farz namâzların tadı duyulur. Nâfile namâzlar, zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanc bilinir.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Bu iş, büyük ni’metdir. Acabâ kime verirler?
[(Nâfile nemâz), farz ve vâcibden ziyâde, başka namâzlar demekdir. Beş vakt namâzın sünnetleri ve diğer vâcib olmayan namâzlar, hep nâfiledir. Müekked olan ve olmıyan, bütün sünnetler nâfiledir. (Dürr-ül-muhtâr) ve (İbni Âbidîn), (Halebî) ve sâire]. Namâzların hepsinde hâsıl olan lezzetden, nefse bir pay yokdur. İnsan bu tadı duyarken, nefsi inlemekde, feryâd etmekdedir. Yâ Rabbî! Bu, ne büyük bir rütbedir!
Arabî mısra’ tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!
Bizim gibi, rûhları hasta olanların, bu sözleri duyması da, büyük bir ni’metdir ve hakîkî se’âdetdir.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Bâri kalbimize bir tesellî olsun.
İyi biliniz ki, dünyâda namâzın rütbesi, derecesi, âhıretde, Allahü teâlâyı görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahü teâlâya en yakın bulunduğu zamân, namâz kıldığı zamândır. Âhıretde en yakın olduğu da (Rü’yet), ya’nî Allahü teâlâyı gördüğü zamândır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı namâz kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asıl maksad, namâz kılmakdır. Se’âdet-i ebediyyeye ve sonsuz ni’metlere kavuşmanızı dilerim.
İnsan beşer, durmaz şaşar,
Eyler hatâ, üçer beşer.
Düz ovada yürür iken,
Ayağı sürter, düşer!
*Dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır.
* Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir.
Allahü teâlâ, sizi, beğendiği işleri yapmaya kavuştursun! İnsana önce îtikatını, îmanını düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, sâlih, yarar işleri yapmak lâzımdır. İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran yarar şey, namazdır. Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm”, (Namaz dînin direğidir. Namaz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namaz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Namazı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namaz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde uzaklaştırır) buyuruldu. İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namaz, doğru namaz değildir. Görünüşte namazdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Büyüklerimiz, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu. Sonsuz ihsân sahibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir. [Böyle bozuk namaz kılacağına, hiç kılma dememelidir. Böyle bozuk kılacağına doğru kıl demelidir. Bu inceliği iyi anlamalıdır.]
Namazları cemaat ile ve huşû’ ve hudû’ ile kılmalıdır. Çünkü, insanı dünyada ve âhırette felaketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namazdır. Mü’minûn sûresi başındaki âyet-i kerimede meâlen, (Müminler herhâlde kurtulacaktır. Onlar, namazlarını huşû’ ile kılanlardır) buyuruldu.
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği parlak dîne uymak ve bu doğru yolda ilerlemek, böylece rızasına, sevgisine kavuşmak nasip eylesin! Çünkü, Allahü teâlâ, bütün ismlerinin ve sıfatlarının kemâllerini, üstünlüklerini, en sevgili kulu ve resûlü olan Muhammed aleyhisselâmda toplamıştır. Bütün bu üstünlükler, kula yakışacak şekilde Onda görünmektedir. Ona indirilmiş olan kitap, yâni Kur’an-ı kerim, bütün Peygamberlere “aleyhimüsselâm” indirilmiş olan kitapların hepsinin hulâsasıdır. Hepsinde bildirilmiş olanlar, bunda da vardır. Bu büyük Peygambere “aleyhisselâtü vesselâm” verilmiş olan din de, geçmiş dinlerin hepsinin süzülmüş kaymağı gibidir. Hak olan, doğru olan bu dînin bildirdiği her iş, geçmiş dinlerde bildirilen amellerden, işlerden seçilmiş, alınmıştır. Ayrıca meleklerin işlerinden de seçilmiş alınmış bulunmaktadır. Meselâ, meleklerden bir kısmına rükü’ etmek emrolunmuştur. Birçoklarına secde etmek, başka meleklere de kıyâm, yâni ayakta ibâdet etmeleri emredilmiştir. Bunun gibi, geçmiş ümmetlerden bazısına yalnız sabah namazı emredilmişti. Başkalarına, başka vakitlerin namazı emrolunmuştu. Geçmiş ümmetlerin ve mukarreb meleklerin ibâdetlerinden, amellerinden süzülenleri, seçilenleri, bu dinde emrolundu. Bunun için, bu dîni tasdik etmek, inanmak ve bu dînin emirlerine uymak, geçmiş bütün dinleri tasdik etmek ve hepsine uymak olur. Demek oluyor ki, bu dîni tasdik edenler, ümmetlerin en hayrlısı, en iyileri olur. Bu dîne inanmayan, beğenmeyen, buna uymak istemeyen de geçmiş dinlerin hepsine inanmamış, hiçbirine uymamış olur. Bunun gibi, insanların en üstünü, iyilerin seçilmişi olan Muhammed aleyhisselâma inanmayan, o büyük Peygambere dil uzatan bir kimse, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının kemâllerine, üstünlüklerine inanmamış olur. Resûlullaha “aleyhisselâtü vesselâm” inanmak, Onun üstünlüğünü anlamak da, bütün kemâlleri anlamak ve inanmak olur. Demek ki, bu yüce Peygambere inanmayan, Onun getirdiği dîni beğenmeyen kimse, ümmetlerin, insanların en kötüsü, en aşağısıdır.
Fârisî iki beyt tercümesi:
Arabistânda doğan, Muhammed (aleyhisselâm),
Dünya ve âhiretin efendisi Odur hemân!
Toprak altında kalsın, ezilsin, batsın her zaman,
Onun kapısında toz, toprak olmak istemeyen!
Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ayak uydurmayan bir kimse, felaketlerden kurtulamaz. Birkaç günlük dünya hayatını, Hak teâlânın râzı olduğu şeyleri yapmakla geçirmelidir. Bir kimsenin işlerinden, onun sahibi râzı olmazsa, onun yaşaması nasıl olur? Hak teâlâ, onun büyük, küçük her yaptığını bilmekte ve görmektedir. Hazırdır ve nâzırdır. Utanmak lâzımdır. Eğer bir kimsenin onun çirkin ve kötü işlerini gördüğünü anlasa, onun gördüğü yerde bozuk birşey yapmaz. Ayblarını, kusurlarını onun gördüğünü istemez. Müslümanlara ne oldu ki, Hak teâlânın hazır olduğunu bilerek, Onun beğenmediği şeyleri yapmaktan sıkılmıyorlar? Bu nasıl müslümanlıktır? Hak teâlâya, kendi kusurlarını gören bir kimse kadar kıymet vermiyorlar. Nefslerimizin kötülüklerinden ve işlerimizin bozuk olmasından Allahü teâlâya sığınırız. Hadis-i şerifte, (Lâ ilâhe illallah diyerek îmanınızı tâzeleyiniz!)(Sonra yaparım diyenler helâk oldu) buyuruldu. Yâni, iyi işleri geciktirenler, bu günün işini yarına bırakanlar aldandı, ziyân etti. Boş zamanı kıymetlendirmelidir. Bu zamanlarda, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmalıdır. Tevbe yapabilmek, Hak teâlânın büyük nîmetlerinden biridir. Hak teâlâdan, her ân bu nîmeti istemelidir. İslâmiyeti iyi bilen ve hakîkat âleminden haberi olan Allah adamlarından yardım beklemeli, bunlardan imdâd istemelidir. Böylece, Hak teâlânın lütfuna kavuşarak, Onun mukaddes tarafına çekilir. Ona karşı baş kaldıramaz olur. İslâmiyetten kıl ucu kadar ayrılık bulundukça, kendini tehlikede bilmelidir. Bu ayrılıkların, uygunsuzlukların hepsini yok etmelidir. Fârisî beyt tercümesi:
Kurtulurum sanma sakın, ey Sâdî hoca!
Muhammed aleyhisselâma uymadıkca.
Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: “Benim sermâyem yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermâye o kadar kıymetlidir ki verilen her nefes artık hiçbir şekilde ele geçmez. Nefesler sayılıdır ve azalmaktadır.” O halde nefeslerini iyi değerlendir ve bu fânî dünyaya yarın ölecekmiş gibi nazar et. Bütün azâlarını haramdan koru ve takvâya sarıl.
Allah’ım! Ömrümüzü saadetle sona erdir. Rıza-yı ilâhiyyene ve Cemâlullâha nâiliyet nasib eyle! Sabah-akşam bizi afiyetten ayırma! Takvâyı bize azık kıl tevekkül ve güvenimizi sana yönelt! Bizi hak yolda sabit kıl! İbâdete lâyık ancak Sen’sin. Sen’i noksan sıfatlardan tenzîh ederim. Sana lâyıkıyla kulluk edemediğim için zalimlerden oldum.
Hamd alemlerin Rabbi Allahu Teâlâ’ya; salât ü selâm Fahr-i Cihan Efendimiz Muhammed Mustafa’ya olsun!
Bir Üniversite Talebesine Nasihatleri
1. ALLAH yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol.
Evladım, ağzın laf ediyorsa dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan “söz” olur ve seni cennete götürür, tutmazsan “köz” olur.
Elinle doğru ol. Kolunu, muzırda değil yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.
2. İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır.
Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira ALLAH’ın huzuruna fesatla çıkılmaz.
Memur olduğun zaman, sana gelen vatandaşlara sakın yüksekten bakma, yanına geleni ayakta bekletme. Yanında, daima bir sandalye bulundur ve oturtuver. Biraz dinlendirdikten sonra halini sor, işini hallet. Sakın ha “bugün git yarın gel” deme! İşini, o gün bitir. Eğer öyle yapmazsan on parmağım yakanda olacaktır.
Eğer memursan ve başında müdürün varsa, haset etmeden say, kıskanmadan sev.
İnsanlar muhteliftir. Bazısı daha kabiliyetli, bazısı daha yakışıklıdır. “Ben niye onun yerinde olmayayım” deme, elindekinden de olursun. “ALLAH bana bir verirse, arkadaşıma, komşuma iki versin” diye düşünürsen, seninki üç olur. Eğer arkadaşın veya komşun böyle düşünmüyorsa, onunki ikide kalır.
Senden daha iyi hizmet edecek olan varsa, makamını ona ver. İşte vatanperverlik budur.
3. Çalışkan ol, üretici ol. Zira Peygamber Efendimiz “Çalışmak ibadettir” buyuruyor. Evladım, alınteri olmadan hiçbirşeyin kıymeti bilinmez. Tarlanı ek, mahsülünü al, komşuna ver, ağaç dik… Sadaka-i cariye, iyi evlat yetiştirmek, ilmi eser bırakmak ve ağaç dikmektir ki, ağaç dikmek en efdalidir. Bunun için biz, heykel dikmeyeceğiz, yeşil ağaç, yeşil âbide dikeceğiz.
Bir dut ağacı 400 sene, ceviz ağacı 700 sene, kestane ağacı 900 sene, çınar ağacı 1500 sene yaşar. Ihlamur ağacı dik, çiçeği şifalıdır.
Bursa’da Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin diktiği bin senelik çınarlar var. Ben bekarken, her sene bir ağaç dikerdim. Şimdi evliyim ve yengen için de her sene bir ağaç dikiyorum.
Ben reklam sevmiyorum, kendini methetmek gibi oluyor. Bu yüzden herkese söylemedim, fakat sen bil. Benim Fatih ve Bazayıt Camii yanında birer tane çınar ağacım var.
4. Bildiğini öğret, temiz ol ve temizliğinle örnek ol. Münevver kişi, münevvir kişi demektir. Öyleleri var ki, üç fakülte bitirir de, hasedinden, kıskançlığından (dolayı) hiçbirşey öğretmez. Gerçek münevver, bildiğini yapan ve öğreten kişidir.
Temizlik, ibadettir ve imanın yarısıdır. Eğer sokakta birisi hata yapmışsa (yola pislik yapmışsa) sen, onu ayağının ucu ile örtüver…
5. Günde en az iki kişiye iyilik et, gönlünü al. Çünkü cennetin yolu, gönül almaktan geçer. Gönül almak, Cennetin Firdevs kapısını açmaktır. Bu beş maddenin en kolayı, fakat en “içten geleni” de budur. Bir gönül kazanmak, 40 vakit namaza bedeldir. Bir gönül kırmak ise, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir. Ben sabahları kalkarken, “Ey ALLAH’ım, bana, bugün bir kişiye iyilik yapmak nasip eyle” diye dua ederim. Evden çıktığında veya eve dönerken karşından gelen ilk kişiye selam ver. Onun vermesini beklersen olmaz, evvela sen ver. İşte o zaman, o da sana karşılığını verecektir. Veren el, alan elden, sunan gönül, alan gönülden azizdir…
Nasihatler..
21 08 2009
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde babası Derviş Mehmet Zılli’nin öğütlerini naklederek gelecek nesillere şunları söylüyor:
Ey oğul!
- Helâl olanı ye, Besmelesiz asla yemek yeme!
- Haram ve yasak edilen şeylere yaklaşma!
- İyi adını kötüye çıkaracak davranışlarda bulunma!
- Sırrını sakla!
- Kötü ile arkadaş olma, pişman olursun!
- Daima hedefin ileri olsun, geriye takılıp kalma!
- Kimsenin hakkına göz dikme!
- Sana ait olmayan bir şeye el uzatma!
- İki kişi konuşurken gizlice dinleme!
- Haline şükret, ekmek ve tuz hakkını gözet!
- Davetsiz bir yere gitme, gidersen emin olduğun yere git!
- Evden eve söz taşıma, komşularınla iyi geçin!
- Güzel ahlâklı ol!
- Herkesle iyi geçin!
- Güler yüzlü ve tatlı sözlü ol!
- İnatçı ve kötü sözlü olma!
- İhtiyarlara hürmet et, senden büyüklerin önünden yürüme!
- Kanaatkâr ol, çünkü kanaat tükenmez bir hazinedir!
- Cimri olma, elin ve evin yoksullara açık olsun!
- Elindeki imkânları israf etme!
- Daima temiz ol, her an abdestli bulunmaya çalış!
- Tanıştığın kimselerden bir şey isteme, yoksa itibarını kaybedersin!
- Namazını terk etme, ilim ve erdemle meşgul ol!
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”
HALİFE HZ. ÖMER (R.A.)’DEN NASİHATLER
1. Sana kötülük yapan kimseyi ona iyilik yaparak cezâlandır.
2. Hakîkatı anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor.
3. Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça kötüye yorma.
4. Kendini töhmet altında bırakacak işlere mübâşeret eden, kendisi hakkında kötü düşünenleri kınamasın.
5. Sırrını gizleyen murâdına erer.
6. Sâdık arkadaşlar edin, gölgelerinde yaşarsın. Çünkü sâdık dostlar, huzurlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır.
7. Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.
8. Seni ilgilendirmeyen işe karışma.
9. Henüz vukû’ bulmamış şeylerden sorma.
10. İhtiyâcını, onu gidermeni istemeyenlere iletme.
11. Yalan yere yemîni hafîfe alma, Allah seni helâk eder.
12. Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa fâcirlerle arkadaş olma.
13. Düşmanlarından uzak dur.
14. Güvenmediğin dostlarından sakın. Güvenilir kimse de Allah’tan korkandır.
15. Mezarlıklarda derin saygı içinde ol.
16. Tâat ânında kendini zavallı gör.
17. Günah işlemek istersen sonunu düşün.
18. Herhangi bir işinde, Allah’tan korkanlarla istişâre et. Zîrâ Allah: Meâlen “Allah’tan, kulları arasında yalnız âlimler korkar,” buyurur.
Manevî Yönü…
Süleymân Hilmi Tunahan’ın tasavvufî yönüyle ilgili olarak, dâmâdı ve bağlısı Kemâl Kacar tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e verdiği notlardan:
“Süleymân Efendinin bâtın ilmine yâni tasavvuftaki mânevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline mâlumdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idrâki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir. Hattâ iç hayâtı münkir olamaz da yine tasavvuf ve irşâda ehil bir zât ile karşılaştığı halde, o zât ilâhî irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyâlar bir araya gelse onun feyzlerinden haberdâr olamazlar. Bizim ise kendisinin mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı ilmelyakîn biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve rûh melekeleri üzerindeki tesirini öz rûhumuzda ve vücûdumuzda hissetmiş, enfüsî ve kevnî kerâmetlerinin üstün irşâd hârikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah’ın bu husustaki inâyet ve lütfuna mazhar olduğumuza, kendilerinin kâmil ve mükemmel mürşid olduğuna Silsile-i sâdâd (Büyükler zinciri) kolundan otuz ikinci ferdi Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn hazretlerinin cismânî nisbet, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin de rûhânî nisbetle vârisleri bulunduğuna îmânımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, hiç olmazsa aksini iddiâ etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini, dünyâ ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”
Alimlerden birine soruldu ki. «kul, tevbe ettigi zaman tevbesinin kabul edilip edilmedigini bilebilir mi?»
Alim bu soruya su cevabi verdi: «Bu konuda kimse kesin bir hükme varamaz, fakat tevbenin kabul edilip edilmedigine isaret eden bazi alâmetler vardir. Baslicalari söyle siralanabilir:
1 — Kulun kendisini günahtan uzak hissetmesi gerekir.
2 — Kalbinden sevincin silindigini, her baktigi yerde Allah (C.C.)’in varligini hissetmesi gerekir.
3 — Günahkârlardan uzak durarak iyilik isleyenlere yakinlik duymasi gerekir.
4 — Dünya kazancinin azmi cok, ahiret amelinin çogunu az görmesi gerekir.
5 — Kalbini devamli olarak Allah (C.C.)’in farz kildigi ibadetler ile ilgili görmelidir.
6 — Az konusmasi, araliksiz bir düsünce hali yasamasi, daha evvel isledigi günahlardan dolayi devamli oiarak üzgün ve pisman görünmesi gerekir
güzel bir site fotoraflarda suan aramizdan ayrilanlari gördüm rabbim rahmetinden mahrum eylemesin …
İSMAİL HAKKI BURSEVİ (k.s ) ÇEKTİGİ ÇİLELER !
Kendisi şöyle anlatır :
Allahü Teala, adeti ilahiyyesi üzerine beni bulundugum dereceden daha yüksek bir dereceye yükseltti. Daha önce sahip olmadıgım bir meziyeti kalbime akıtarak, beni ilim ve irfan sahibi eyledi. Allahü Tealanın bu şekilde derecemi yükseltip , bana ilim ve irfan ihsan etmesi yedi senede meydana geldi. Fakat bu feyz ve yükseklige kavuşmak, başa gelen bela ve musibetlerin, meşakkatlerin acısını tatmaya baglı oldugundan, pek cok meşakkat ile karşılaştım.Bir taraftan diger tarafa, bır memleketten başka memlekete gitmek suretiyle çok meşakkat ve sıkıntılar çektim. Mihnet ve acı, insanı bulundugu mertebeden aşagı indirmez. Bilakis başa gelen bela ve musibeti kadere rıza ile karşılamak iyi akıbetlere vesile olur.
İlk önce yolculuk yaptıgım memleket Üsküp idi . Yedi sene sonra oradan Bursa’ya gittim. Yedi sene sonra Kıbrıs’a gitmem icap etti. Yedi sene sonra Harem-i şerife gittim. Yedi sene sonra Hicaz’a gittim. Orada çocuklarım vefat etti. Hac yolunda çok sıkıntılar çektim. Hatta kıymetli kitaplarım ve eşyalarımın hepsi elimden gitti. Eşkıya tamamını yaktı. Çölde ölümle yüz yüze geldim.Herşeyden ümidimi kesip ölümü beklemeye başladıgım anda Hızır Aleyhisselam geldi ve beni çölden kurtardı. Bu sırada bana manevi derecelerden tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat ve tevhid-i zat makamları verildiBütün bunlar karşısında ilahi emre boyun egdim. Yedi sene sonra Ebu Yümn’ün kabrini ziyaret maksadı ile dogum yerim olan Aydos’a gittim. Yedi sene sonra ikinci defa olarak hacca gittim. Yedi sene sonra Bursa’dan Şam’a gitmem emrolundu. Bütün akrabalarımdan uzak kaldım.
İşte bir çok musibet ve çilelerle geçirdigim bu yollar kırk seneyi geçiyor. Allahü Teala diledigini yapar. Kimse O’na bunu niçin böyle yaptın diye soramaz. Karşılaştıgım ve çektigim bu sıkıntılar, tamamen manevi işaretlerle meydana gelmiştir. Güzel akıbet, ancak Allahü Teala’nın fermanı üzere meydana gelendir. Resülüllah Efendimiz ; ‘’ Benim çektigim sıkıntıyı hiçbir Peygamber çekmemiştir ‘’ buyurmuştur. İnsana gelen bela ve sıkıntılar, kalbi aydınlatır. Bela ve musibet zamanında tecelli-i ilahi meydana geldigi için kalb genişler. Bütün bunlardan dolayı en şiddetli meşekkat, Peygamberler hakkında meydana gelmiştir. Onlarınkinden daha hafifi evliyada görülür. Bu itibarla büyük zatlar hep meşekkat ve sıkıntı çekmişlerdir. Resülüllah Efendimiz kendisine çok eziyet ve sıkıntı veren kavmi hakkında ; ‘’ İlahi ! Kavmime hidayet eyle. Çünkü onlar bilmiyorlar.’’ Buyurarak hidayetleri için dua ettiler.
Veysel Karâni Hazretleri
Karen’de parlayan pırlanta ….
Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr’e verilir ki, Topkapı Sarayı’nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys’e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz’a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler… Kimbilir? Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu? Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.
Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler… Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.
Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.
Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim?
ANASININ KÖLESİ
Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.
Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.
Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse…
Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ‘İstiyorsan git!’ der, ‘Git bakalım, beni kime emanet edeceksen?’ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki? Onun nazını kim çeker sonra?
HASRETİNİ YÜREĞİNE GÖMER
Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn’e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı? İnanın muma döner.
Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ‘feyz’ nehir olur akar.
Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ‘Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor’ buyururlar, ‘İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni’dir!’
MÜJDELER
Yine Efendimiz buyururlar ki: ‘Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.’ (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar)
Eshab-ı kiram sorar:
- Ya Resullallah kimdir bu nasipli?
- Allahın kullarından biri.
- Peki adı nedir?
- Üveys!
- Ya memleketi?
- Karen!
- O sizi gördü mü?
Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, ‘Baş gözü ile hayır!’ derler. Sahabeden ‘Hayret!’ diyenler olur, ‘Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?’ Efendimiz izah eder: – Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar’.
Hazret-i Ebubekir sorar:
- Ya Resulallah biz onu görür müyüz?
Efendimiz mübarek kafalarını ‘ne yazık ki hayır’ manasında sallar, ‘Sen göremezsin’ buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: ‘Onu, siz göreceksiniz!’ Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır.
‘Aşık için zaman geçmez’ derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar… Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve ‘Bunu Üveys-i Karni’ye verin!’ buyururlar.
Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele ‘Üveys’i arıyoruz!’ cümlesine çok şaşırırlar. ‘O divanenin tekidir’ derler, ‘İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!’
Hazret-i Ömer dikkatle dinler, ‘Bilakis!’ der, ‘Aradığımız o olmalı!’
Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. ‘Hoşgeldiniz!’ der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar ‘Kimsin sen?’
- Abdullah! (Allah’ın kulu)
- Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar?
- Üveys derler.
- Sağ elini açar mısın?
Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe ‘Ben Hattapoğlu Ömer’im’ der, ‘Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!’
Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: – Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki ‘Alıp giysin, ümmetime dua etsin!’
BEN GÜNAHKARIN BİRİYİM
Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle ‘Ya Ömer’ der, ‘Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?’
Hazret-i Ömer ‘Hayır sensin!’ buyurur. ‘Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.’
O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa.
Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. ‘Ya Rabbi !’ der ‘Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!’
Gaibden bir ses gelir. ‘Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!’
- Hepsini ya Rabbi! Hepsini.
- Şunları, şunları, şunları da bağışladım.
- Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına…
HIŞŞT BAKSANA GİDİYORLAR
Tam bu sırada Karenlinin biri gelir ve o muhteşem huzuru bozar. ‘Misafirlerin dönmeye niyetliler’ diye ikaz eder güya, ‘Onlara diyeceğin bir şey yok mu?’
Veysel Karani ‘Ahh!’ der, ‘Ahh bu hali bozmayacaktın işte. İnanın az kalmıştı. Bütün ümmeti Muhammed affedilmedikçe giymeyecektim hırkayı.’
Aradan günler geçer. Karenliler şaşkın, hatta pişmandırlar. Öyle ya, elinin altında Üveys gibi bir cevher olsun da, sen onun kıymetini bilme. Ama bu kez mübareği hurmet ve ilgiyle bunaltırlar. Huzurunda el pençe divan durur, ısrarla nasihat isterler. Hele bazıları aşikare keramet bekler. Veysel Karani gibi mütevazı biri, ilginin böylesinden sıkılır. İşte tam o günlerde biricik annesi vefat eder ve onu Karen’e bağlayan hiçbir şey kalmaz. İşte şimdi yollara düşebilir.
Mübâreğin ilk hedefi elbette Haremeyndir. Önce hacceder, sonra Medine’ye gider. Ancak o münevver şehrin hüzünlü yüzünü görür ve Resullulah’ın yaşamadığı Peygamber beldesinde duramaz. Çeker çarığını, yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir ara Kufe’ye yerleşir. Yine eskisi gibi deve güder. Aç kalır, açıkta kalır. Horlanır, aşağılanır. Garip bu ya milletin gücü hep ona yeter. Hatta ufacık veledler bile sataşır, taş yağdırırlar. Büyük veli, çığlık çığlığa saldıran afacanlara gülümser ‘N’olur ayaklarımı kanatacak kadar büyükleri atmayın’ der, ‘Abdestim bozulmasın e mi?’ Zira o güne kadar bir kez olsun abdestsiz basmamıştır zemine.
MELEKLERİN İBADETİ
Veysel Karani Hazretleri bazen sehere kadar secdede, bazen sabahlara kadar rükûda kalır. ‘Bırakın üç kere Sûbhane rabbiyel âla demeyi, ben bir keresini bile beceremiyorum’ diye yakınır. Eh onun özlediği ibadet meleklerinkinden farksız olmalıdır. ‘Namazda huşu öyle olmalıdır ki’ der: ‘Bağrına bıçak sokulsa duyulmaya.’
Biri sorar: ‘Nasılsın?’ Cevap manidardır: ‘Akşama çıkacağını bilmeyen biri nasıl olursa!’ Sevenleri ısrarla nasihat isterler. O gülümser:
- Allahü teâlâyı bilir misiniz?
- Evet biliriz.
- Öyleyse başka şeyleri bilmeseniz de olur.
- Aman efendim bir nasihat daha.
- Allahü teâlâ sizi bilir mi?
- Elbette bilir.
- Öyleyse başkaları bilmese de olur.
Mübarek, Allahü teâlâdan çok korkar ve buyururlar ki: İnanın Allahü teâlâ’yı tanıyana gizli kalmaz.
Veysel Karani hazretleri hayatını kendi ifadesiyle şöyle hülâsa eder. ‘Yüksekliği tevazuda buldum, liderliği nasihatte… Nesebi takvada buldum, şerefi kanaatte… Rahatlığı zühdde buldum, zenginliği tevekkülde.’
Bizde ne takva, ne zühd, ne de tevvekkül. Eh bir şey bulamıyoruz tabii. Allahü teâlâ o büyüklerin yüzü suyu hürmetine sonumuzu hayreyliye.
Veysel Karani Hazretlerinin kutlu hırkası elden ele geçer ve Van civarında hüküm süren İrisan Beyleri’ne gelir. Hicri 1028 yılında 2. Osman Han’a hediye edilen nurlu emanet İstanbul’da heyecanla karşılanır. Asitane halkı ona ‘Hırka-ı Şerif’ der, ramazanlarda ziyaret ederler. Buğulu gözlerle ilmeklerine dalar, Efendimizi hatırlarlar.
Gel zaman git zaman büyük izdihamlar yaşanır. Hırkanın saklandığı ve sergilendiği küçük bina kalabalığı kaldırmaz olur. Abdülmecid Han bu mübarek hırkanın şerefine, Fatih’te koca bir mahalleyi istimlak eder ve biblo güzelliğinde bir cami yaptırır. Bu uğurda şahsi servetini fedadan çekinmez. Belki de şu ferah mabedi böylesine sevimli kılan, temelindeki ihlâstır, kimbilir?
ASIRLIK GELENEK
Ve asırlık gelenek yaşar. Hırka-i şerif, gözü yaşlı aşıkların ziyaretgahı olur. Medine’ye, Mescid-i Nebi’ye ulaşamayanlar hasretlerini burada dindirmeye çalışırlar. Cami çalışanları şirin mescidi güllerle bezerler, ki tasavvufta gül O’na işarettir. Efendimiz’e!
Hele Ramazan günleri civar coğrafya Hırka-i Şerif’e akar. Müminler kar demez, kış demez ziyarete koşarlar. Anadolu’nun dört bir yanından gelen aşıklar yaşlı gözlerle yüce Serverin kutlu mirasına bakarlar.
Allahü teâlâ bizleri yalan dünyayı Veysel Karani gibi görenlerden ve Resulü Ekrem’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) şefaatine erenlerden eylesin!
Dünyâ, insanın gölgesine benzer, kovalarsan kaçar, kaçarsan, o seni kovalar. Dünyâ, âşıklarına mihnet, lezzetlerine aldanmayanlara ni’met, ibâdet edenlere kazanç, ibret alanlara hikmet ve onu tanıyanlara selâmet yeridir. Dünyâ, ana rahmine nisbetle Cennet, âhirete nisbetle de çöplük gibidir.
Peygamber efendimiz;
(Dünyâ, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tamîr etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin!) buyurmuştur.
Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyâdan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. Çünkü dünyâ, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Harâmlar, günâhlar ve mubâhların fazlası böyledir. Resûlullah efendimiz;
(Dünyâ sizin için yaratıldı. Siz de âhiret için yaratıldınız! Âhirette ise, Cennetten ve Cehennem ateşinden başka yer yoktur) buyurmuşlardır.
DÜNYA İLE ÂHİRET ZITTIR!..
Dünyâ sevgisi, âhirete hâzırlanmaya mâni olur. Çünkü kalb, onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. Dünyâ ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz, geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur ve bunu kimse sevmez.
Hadis-i şerifte;
(Dünyâya, burada kalacağınız kadar, âhirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız!) buyuruldu.
Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:
“Bir gün Peygamber efendimiz;
-Kalbe îmân nûru girince, genişler buyurunca, Eshâb-ı kirâm;
-Yâ ResûlAllah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti nedir? diye arz ederler. Peygamber efendimiz de;
-O nûrun kalbe girmesinin alâmeti; kulun, yüzünü âhirete çevirmesi, aldatıcı olan dünyâdan uzaklaşmasıdır buyururlar. Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri oğluna nasihat ederek buyuruyor ki:
“Ey oğlum, her zaman ilim, edep ve takvâ üzerine bulun. Geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek, Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılma! Fıkıh ve hadîs-i şerîf öğren, câhil sofulardan olma! Şöhret isteme, zîrâ şöhret âfettir. Halkın işlediği işlere karışma, uzlete de çekilme, yalnız kalma. Çok söz söyleme, az söyle, halkın kötülük ve eğrilerinden arslandan kaçar gibi kaç! Dünyâ malına kapılma. Dünyâ arzusu dînin zâyi olmasına sebeb olur.
Herkese şefkatle bak, hâinlikle bakma! Dışını süsleme, zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun harâb olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücâdele etme ve hiç kimseden bir şey isteme, kimseye hizmet buyurma! Âlimlere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et! Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme! Zîrâ inkâr edenler, rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler.”
Hz Ali diyor ki, bir gün Resulullah (sav) beni huzuruna cagararak söyle buyurdular:
- Ya Ali senin bana yakinligin Harun peygamberin Musa (as)´a olan
yakinligi gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Sana vasiyetler edecegim.
Dinlersen sükür edenlerden olur ve sehid olursun. Allahü Teala seni kiyamet günü alim ve fakih olarak diriltir, dedi ve söyle devam etti:
YA AL MÜMiNiN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Namaz kilmak
- OruÇ tutmak
- Zekat ve sadaka vermek
MÜNAFIKTA ÜÇ ALAMET VARDIR
- Namaz yalniz kilarken yanlis ve noksan kilar. Toplum yaninda kilarken tam ve düzgün kilar.
- Kendisini ögenlerin yaninda islerini düzgün yapar
- Cenab- Hakk itoplum yaninda zikreder yalniz kalinca unutur.
MÜNAFIKTA ÜÇ ALAMET DAHA VARDIR
- Konustugu söz yalandir
- Verdigi sözde durmaz
- Emanete hiyanetlik eder
ZALiMDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Kendisinden zayif olanlari ezer
- Gücü yettigi kadar baskalarinin malini zorla alir
- Nereden yiyip ictigini, giyip kusandigin incelemez. Haram helal
demez ne bulursa alir.
KISKANÇLARDA ÜÇ ALAMET VARDIR
- Toplumda bir kimseye yaltaklanir
- Herkesin arkasindan giybet eder cekistirir
- Basina bela gelenlere sevinir
TENBELLERDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Allah´a ibadet ederken tenbellik eder, hic nese duyamaz
- Yaptigi ameli kusurludur ve bosa gider
- Namaz vaktinde kilmaz gecirir
TEVBE EDEN KiMSENIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Haramlardan sakinip uzaklasir
- ilim ögrenmeye hirsli ve azimli olur
- Gögüsten cikan süt tekrar gerisin geriye girmedigi gibi o da tevbe
ettigi günaha bir daha dönmez.
AKILLI KMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Dünyaya deger vermez
- Sikinti ceza cefa ceker de sikayet etmez
- Sikinti ve musibetli anilarda sabr ve tahammül gösterir
SABIRLI KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Kendisini arayip ziyaret etmeyenlere gidip ziyaret eder
- Kendisine zulmedeni bagislar
- Kendisini mahrum edenlere bagista bulunur
AHMAKLI KIMSENIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Farzlarda tembellik eder
- Faydasiz bos seyleri çok konusur
- Merhametsizdir. Mahlukata çok eziyet eder
iYi KMSELERiN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Yedigi helaldir
- Kendi sehrinde ilim meclislerinde bulunur
- Bes vakit namaz cemaatle kilar
BEDBAHT KiMSENIN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Yedigi haramdir
- ilimden nasibi yoktur
- Namaz özürsüz yalniz basina kilar
iYi NSANLARIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- ibadetlerini zamaninda yerli yerinde yapar
- Haram olan seylerden uzak durur
- Kendisine kötülük yapan kimseye iyilik eder
KÖTÜ OLAN KMSENiNDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Allah´n emirlerine karsi tembellik eder.
- Herkese zarari dokunur
- Kendisine iyilik edene kötülük eder
SALiH KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Bilgisiyle amel edip dinini kuvvetlendirir
- Kendisi icin begendigini baskalari icin de begenir
- Cenab- Hakka karsi güzel amelde bulunur, O´nu hosnut eder
MÜTTEK KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Kötü insanlardan uzaklasir
- Yalan söylemekten sakinir
- Harama düserim korkusuyla helalden bile sakinir
GÜNAHKAR KiMSENN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Bütün idlerinde yanlis icindedir
- Oyun ve calgr ile ugrasrr
- Unutkan olur
KALBi KARARMIS OLANIN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Zayiflara acimaz, düskünleri esirgemez
- Aza kanaat etmez, hic doymaz olur
- Kendisine ögüt ve nasihat tesir etmez
DOGRUNUN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- ibadetleri gizli yapar, gösteristen sakinir
- Musibetleri gizler, Sikintisina sabreder
- Dili zikirle megul olur
FASIK ADAMIN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Fitne ve fesad sever
- Halkin hastalik ve musibete ugramasin sever
- Iyi islerden uzak durur
SÜFLI-ASAGI KiMSELERIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Akrabasini azarlar, onlarla cekisir durur
- Komsularina eziyet verir
- Günah islemeyi sever
Allah´IN SEVMEDiGi KiMSE DE ÜÇ iNSAN VARDIR
- Çok yalan söyler, yalan yemin eder
- Halka sikinti verir
- Baskasinin sirtindan gecinmek ister
ABiD OLANIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Allah´n büyük, kendinin pek kücük oldugunu düsünür
- Nefsinin isteklerine son verir
- Allah rizasin kazanmayi gaye edinir
iHLAS SAHiBiNiN ÜÇ iNSANI VARDIR
- Gücü yeterse affeder
- Malinin zekatin verir
- Sadaka vermeyi sever
CiMRi DE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Ac kalmaktan korkar
- Dilenciden korkar, bir sey verince fakir olacam der.
- Kendisine iyilik edene icinden kin besler
SABIRLI iNSANDA ÜÇ ALAMET VARDIR
- ibadetlerde sabirli olur
- Günahlar birakmakta sabirli olur
- Allah´tan gelen musibetlere sabirli olur
FACiR ADAMIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Çok yemin etmekle ögünür
- Kadinlari aldatir
- Herkese çok çok iftira eder
YA ALi SENi SEVENDE ÜÇ iNSAN VARDIR
- Malin senin yoluna sarfeder
- Canin senin yoluna feda eder
- Senin sirrini gizler, kimseye acmaz
KAFiRiN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Allah´n dininden süphe eder
- Allah´n sevdiklerine düsmanlik eder
- ibadetlerden gafil olur, ibadet bilmez
AFFEDiLENiN ÜÇ iNSANI VARDIR
- Allah´n azabindan korkar
- Allah´n kahrindan korkar
- Sirf Allah icin edilen nasihatlerden titrer
Ya Ali, Allah indinde insanlarin hayirlsi, en iyisi herkese faydasi
dokunandir. En kötüsü de, kin tutan, intikamci ve daima dargin duran kimsedir.
Allah´n bugzettigi en kötü kimse de, ömrü uzun olup, ameli cirkin olandir.
Bu kimselerin de günah süsü ile güzel, ici günah pisligiyle doludur.
Ya Ali bundan daha kötüsü serrinden kurtulmak icin kendisine ikram olunan kimsedir. Bundan daha kötüsü zenginlere ikram edip fakirleri hice sayan kimsedir. Zenginlere cesitli, renkli sofralar hazirlayip yedirirler. Fakirlere karsi hic cömertlik etmeyen, bir parca ekmek bile vermeyen kimsedir.
Bundan daha kötüsü yalniz bana yiyip kimseye bir sey vermeyen kimsedir.
Ya Ali fazilet günahlar terketmektir. Cenab- Haktan korkmanin alameti haramlardan sakinmak ve uzak durmaktir.
Dogru söyleyen kimsenin alameti, bir kimse ona dogru söyledin diye kizsa darilsa veya onu sevse,
ona muhtac olsa bile yine de doru söylemesidir.
YA ALi BES SEY VAR Ki GÖNLÜ ÖLDÜRÜR
- Çok yemek
- Çok uyumak
- Çok konusmak
- Çok gülmek
- Rizik için korkmak
BES SEY KALBi KARARTIR
- Günah üstüne günah islemek
- Tok oldugu halde yine yemek
- Zulümle mal yigmak
- Namazlar vaktinde kilmamak
- Sol eliyle yemek-içmek
BES SEY UNUTKANLIK GETiRiR
- Fare artigin yemek
- Kibleye karsi ufak su dökmek
- Duran suya ufak su dökmek
- Kül üzerine ufak su dökmek
- Haram ile gecinmek
BES SEY KALBi NURLANDIRIR PARLATIR
- ihlas suresini cok okumak
- Az yemek
- ilim meclisinde bulunmak
- Az pismi ekmek yemek
- Gece namaz kilmak
BES SEY DAHA KALBi NURLANDIRIR
- ilim meclisinde bulunmak
- Elini yetim basina sürmek
- Gece seherde çok istifar etmek
- Az yemek-içmek
- Çok oruç tutmak
BES SEY GÖZÜN NURUNU ARTTIRIR
- Kabeye çok bakmak
- Kur´an- Kerim´e bakmak
- Anne-babanin yüzüne bakmak
- Alimin yüzüne bakmak
- Akar suya bakmak
BES SEY iNSANI iHTiYARLATIR
- Çok borçlu olmak
- Gam kederi çok olmak
- Çok çok güzel koku sürünmek
- ibadet üzüntüsü bol olmak
- Çok balgam gelmek
Ya Ali cennet kapisinda gördüm ki, ´´ kim nefsinin arzu ve isteklerini
red ederse, onun makam yeri cennettir ´´ yaziliydi.
Cehennem de: Ya Rabbi, beni nicin yarattin? diye sorar. Cenab- Hak: Cimri ve kibirli olan kimseler icin seni yarattim, buyuruyor.
Ya Ali, Allah´n rizasi, ana – babanin rzasnda, gazab da anne- babanin gazabinda gizlidir.
Ya Ali, komsuna kafir olsa bile yardm et.
Ey cennet yolcusu kardes; Acaba sen hangi siniftansin. Kendini hangi besin, hangi ücün icinde buluyorsun. Eger okuduklarini unuttun ise yeniden bir kere daha oku ve yerini tesbih et.
Kara kalpli, siyah yüzlü müsün? Yoksa kalbi parlak, yüzü nurlulardan misin?
Kendini ögren hangi zümre ve siniftansin???
ÜÇ MESELE
İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri rh.a., hac için yola çıkıp Medine’ye ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:
-Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.
-Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah’a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır’a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:
-Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?
-Kadın erkekten güçsüzdür.
-Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?
-Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.
-İşte bu ceddin Peygamber s.a.v.’in sözüdür. Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim.
Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar:
-Namaz mı daha üstün, oruç mu?
-Namaz oruçtan üstündür.
-İşte bu da deden Rasulullah’ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza et mesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.
Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:
-Sidik mi daha pis, meni mi?
-Sidik meniden pistir.
-Eğer deden Peygamber s.a.v.’in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah’a sığınırım.
Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife’yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur…
Peygamberlerin Meslekleri
Âdem Aleyhisselâm, çiftçi, yani zirâatçi idi.
Nuh Aleyhisselâm, naccâr yani marangozdu.
Idrîs Aleyhisselâm, terzi idi.
Salih Aleyhisselâm, tüccar idi.
Dâvud Aleyhisselâm, demirci olup zırh örerdi.
Süleyman Aleyhisselâm, sepet örüp satardı. Büyük bir saltanatına rağmen, beytü’l-mâl yani hazineden maaş almayıp, sepet yapıp satarak kendi elinin emeğiyle geçinirdi. Ondan yer ve çocuklarına yedirirdi. Asla beyt’ül-malden alıp yemezdi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm ve Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, çobandılar. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin geçimlerinin çoğu evinde yapmış olduğu dikişten idi. Hadis-i şerîfte şöyle:
“Erkeklerden ebrâr yani iyilerin ameli (mesleği) dikiş işleri (terzilik), kadınlardan iyilerin işi de ip örmektir.”
BİLİYORMUSUN SEN KİMSİN??
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız.. Çünkü ALLAH’a inanıyorsunuz..” Fermanının sahibisin!..
SEN,
“Alemlere rahmet olarak gönderilen” ve dehşetli mahşer günü herkesin “Nefsi! Nefsi!” diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; “Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam” diye feryad edecek olan Habib-i Kibriya’nın ümmetisin!..
SEN,
Resûlullah’ın ashabına; “Orduya yardım ediniz” dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin “Çocuklarına ne bıraktın?..” sorusuna; ALLAH“’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!” cevabını veren Hz. Ebûbekir’in yolundasın!..
SEN,
Devlet reisi olduğu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolaşan ve oğlunun; “Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?” sorusuna; “Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum” diyen Koca Ömer’in izindesin!
SEN,
Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Şam’dan kendisine ait zeytinyağı, üzümve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..
SEN,
Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve ALLAH Resûlünün; “Neden böyle yaptın ?”suâline ALLAH“Belki bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!
SEN,
ALLAH yolunda cihada çıkan ve karşısında ATLAS Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; “Ya Rabbi! Şahid ol! Önüme şu uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin şanını daha ileriye götürürdüm!” diyen mücahidlerin peşindesin!..
SEN,
40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam’ların, Malazgirt Ovalarında ALLAH ALLAH sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!..
SEN,
Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; “Biz Kur’anın bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz” diyen Osman Gazilerin torunusun!..
SEN,
Resûllullah’ın müjdesine nail olup, küfrün doğu kal’asını, istanbul’u fethederek İslam’a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!..
SEN,
İstanbul’da okumaya başladığı Ezan-ı Muhammediyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuna’da aldığı abdestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazer kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!..
SEN,
Vatanını, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kurşunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan arkadaşına; “Al arkadaşım! Sağ olur da dönersen, şu kurşunu oğluma ver! Ve O’na de ki; “Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da aynı şekilde oğluna aktarmazsa hakkımı helal etmem! “ dedi diye ulvî ruh örnekleri veren şehitler kafilesinin çocuğusun!..
İŞTE SEN BUSUN..!
Bu altın halkalara eklenebilecek daha binlerce halka içerisinde;
Senin cevherin, aslın astarın, esasın budur işte!..
Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,
Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!
Namazsız, niyazsız, maneviyatsız, ruhsuz, köksüz, kozmopolit, satılmış olamazsın!
ALLAH’sız, Peygambersiz, Kitapsız olamazsın!
“Bana dokunmayan bin yıl yaşasın!” “Neme lazım” “Evimden uzak”
“Her koyun kendi bacağından asılır” gibi yahudi sözlerini ağzının sakızı yaparak, mücadele ve hizmet azmini yitiremezsin!
Komşun aç iken, sen tok gezemezsin!
İslam’ın yasak kıldığı günah yuvalarında vaktini öldüremez, aile fertlerini batının kokuşmuş hayat tarzına uyduramazsın!
Yavrularını çağdaş asrın zihniyetine terkedip, cehenneme talip olamazsın!
Sen kainatın en üstün varlığı olarak yaratıldın, buna layık olarak cennet bahçelerine talip olmalısın..
Hem burada… Hem orada..
YOLUN AÇIK OLSUN..!
Abdestin Tıbbi Mucizeleri
Ondört asır önce temizligin t’sinin bile olmadıgı bir ortamda gelen bu hikmetli reçete tam anlamıyla bir Kur’an Ahlâkıdır. Ancak abdestin getirdigi saglık mucizeleri temizlikten ibaret degildir. Akıllara durgunluk verecek bin bir biyolojik sır gizlidir onda. Üç gurupta özetlersek:
1.Dolaşım Sistemine katkıları:
Kalp, 100.000 km’ye yakın damar agıyla bütün vücudu besleyen çok geniş bir sistemin motorudur. Damarlar kalpten uzaklaştıkça kılcallarına ayrılarak son hücreye kadar her alanı, her dokuyu besler. Öyle ki hayati organ ve dokuları birden çok damar agı kontrol eder. Kılcal damarların işlevini devam ettirebilmesinin en önemli şartı ESNEKLİGİNİN korunmasıdır. Ne çare ki, stres ve oburluk (obezite) kılcalların işini bitirir. Bundandır ki obezite ve strese baglı olarak ortaya çıkan “esneklik kaybı” kalp-damar hastalıklarının ve bunamanın baş sebeplerindendir.
Peki abdest bu korumanın neresindedir?
Bu tehlikeli gidişten uzaklaşmanın en pratik ve saglam yolu, kan damarlarına genç yaşlardan başlayarak esneklik kazandırmaktır. Özellikle kalbe uzak olan bölgelerde (el, ayak gibi) bu jimnastigin yapılması daha önemlidir.
Ama damarlara nasıl esneklik kazandirabiliriz diye düşünmeyin! Her şeyin bir çaresi var: Tabii ki egzersiz salonlarında -Ab shaper- larla bu iş olmaz. Damarlara esneklik kazandırmak için basit bir fizik yasasından faydalanabiliriz: “Isı farkiyla hareket“
Evet, damarlarimizi isi farkindan istifade ederek açip kapatacagiz. Böylece esneklik ve esenlik bizim olacak.
Özellikle agız, burun ve boynun iki yanının su ile temasi dolaşımı zenginleştirir. Işte on dört asır önce Islamiyet, suyun “altın” oldugu bir noktadan yeryüzüne yayılırken abdesti bu akıl almaz hikmeti içinde insanliga sunmuştur.
Abdest ile, kalp ve dolaşim basıncı nefes alir. Beyin ve bütün sinir sistemi uyuşukluktan kurtulur. Zaten günümüzde psikolojik rahatsızlıkların tek dogal ilaci olarak gusül tarzi genel yikanma tavsiye edilmektedir. Hele (gusletmenin) tavsiye edilmesi çok hikmetlidir. Çünkü gusülde yapilmasi zorunlu olan agız içinin, burnun ve bütün vücudun yıkanmasının esprisi yeni yeni gün yüzüne çikmaya başlamıştır. Hipofiz bezinin (ki çok önemli hormonların salındıgı bir organdır) burun boşlugu ile yakın ilişkisine dikkatinizi çekmek isterim. Burada burna alınan su ne kadar derine çekilebilirse o kadar faydalı olacaktır. Hipofiz bezini dinlendirmenin en iyi yolu, damarlar vasıtasıyla beslenmesini artırmaktır. Işte su bu görevi yapar. Damarların ısı farki nedeniyle hareketini artırarak hipofize dolayısıyla vücudumuza çok önemli bir dinlenim saglar.
2. Abdestin Bagışıklık Sistemine katkıları:
Bagışıklık sistemimiz, dolaşım sistemimizden biraz farklı olarak dizayn edilmiştir. Asıl adı “lenf sistemi” olan bu mükemmel şebekede daha ince bir damar agı kullanılmıştır. Bu sistem aracılıgıyla mikroplara ve kansere karşı korunuyoruz. Bu kadar önemli olan lenf sistemini korumak da ayrıca önemlidir. Dolaşım sistemindeki damarlardan on defa daha ince olan lenf damar agının büzüşmesi sonucu çok agır hastalıklar ortaya çıkar (zatürre, anjin gibi)
İşte abdest sanki bu sistem için düzenlenmiş gibidir. Lenf agının kıldan ince damarlarını zinde tutar. Hele de bu sistemin kontrol merkezleri olan burun arkası ve bogazın sık sık yıkanması korunma sistemimize “deli” katki yapar.
Yine lenf sisteminin düzenli çalişması vücudun tepkileri açısından da çok önemlidir. Lenf sistemi iyi çalişan vücut, hastalık âninda aptalca tepkiler göstermez. Daha mâkûl, akıllıca tepki gösterir.
3. Abdestin vücudun Statik Elektrigi giderici etkisi:
Bütün hücreler çevresinde belli bir statik elektrigi vardir. Ancak vücudun tümü bu statik elektrigin olumlu dengesi içindedir. Bunu hissetmeyiz bile! Ne var ki gerek havada artan iyonlar, gerekse -özellikle çagımızda bir mesele olan- plastik giysiler vücudun dış yüzünde elektron artmasına neden olur. Bu olay dıştan ince dogru bizi etkilemektedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar oluşturur. Bir önemli etki de deri üzerinedir. Bu elektron artışı, deri altindaki mimik kaslarını yorar ve onlarin vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına yol açar. Sonuç: yaşlılık belirtisi olan yüz kırışmalari !!
“Abdestli ölen, ölüm acısı cekmez. Cünkü abdest imanlı olmanın alametidir. Namazın anahtarı, bedeni gunahlardan temizleyicisidir“. HADIS-I ŞERIF
Tesbih namazı tevbenin, istiğfarın en büyüğü ve bütün vücudla yapılanıdır.
Hazret-i Resûlü Ekrem (s.a.v) amcaları Hazret-i Abbas’a hitaben tesbih namazı ile alâkalı şöyle buyurmuşlardır:
“Ey amca, sana on haslet haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatâen ve kasten yapılanı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve aşikâr olanı mağfiret edilmiş olsun… Muktedir olursan bu tesbih namazını her gün kıl. Her gün kılmazsan ayda bir kere kıl. Onu da yapamazsan senede bir, onu da yapamazsan ömründe bir kere kıl.”
Tesbih namazı 4 rek’attir. Bu namazda 300 defa şu tesbih okunur:
Sübhaanellaahi velhamdü lillâahi velâa ilâahe illallaahü vellaahü ekber velâa havle velâa kuvvete illâ billâahil aliyyil azıym.
Bu tesbih, namaz içinde şöyle okunur:
15 Kere Sübhâneke’den sonra (Fâtiha’dan önce),
10 Kere Zamm-ı sûreden sonra,
10 Kere Rükûda,
10 Kere Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede),
10 Kere Birinci secdede,
10 Kere İki secde arasındaki oturmada (celsede),
10 Kere İkinci secdede,
Bu birinci rek’atte okunan tesbihlerin adedi 75’tir. İkinci rek’atte aynı sıralama ile yine 75 defa okunur. Üçüncü dördüncü rek’atler de böyle kılınır.
Tesbih namazı, kılınması teşvik edilmiş bir namazdır. Bunu alışkanlık haline getirmek müstehaptır. Tembellik etmemek lâzımdır.
Kılmasını bilmeyenlerin de istifade etmesi maksadıyla cemaatle de kılınabilir. Cemaatle kılınırsa imam olacak kimse bu namazı kılmayı evvelâ nezreder ve namazı kıldırırken tesbihleri her yerde cehrî (sesli) okur. Cemaat ise dinler.
(Muhtasar İlmihal, Fazilet Neşriyat)
Yılbaşı neyimiz olur? Ramazan bayramımız mı, kandilimiz mi, Kurban bayramımız mı?
Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz… Ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi, efendi yıllardı.
Bu bahsi bu kadarla geçiyor ve Noel Baba’ya geliyorum: Memleketimize, herhâlde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fâtihlere, Aksaraylara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköylere, Modalara ve sonra Üsküdarlara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak, neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı yoksa Avrupalılıktan pîrimiz mi?
İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?
Bir fotoğrafına bakarsanız Havârîlere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir? Bunu hiç merak ettiniz mi?
Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu:
O, Haçlı Seferleri’nden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silâhla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.
O, evimize girerken eşeğini kapımızın arkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir. Kardeşlerini Mukaddes Savaş’a hazırlamaktan geliyor.
O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan, çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedâkârlığının sebebini düşünmediniz mi?
Bırakın, onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz, sakalı elimde kaldı ve altından Lücifer (şeytan) çıktı. Bilirsiniz ki, câsuslar da kıyâfetlerini ekseriyâ böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya yerini gösterin, yahut bırakın; Haç’ın da çarmıha gereyim onu.
Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız. Muhakkak bir şeyinizi çalmıştır.
ARİF NİHAT ASYA
ADEM ALEYHİSSELAM’IN YARATILIŞI . ( Adem Aleyhisselam’ın Topragı )
Veheb bin Münebbih Hazretleri buyurdular ; Allahü Teala Hazretleri , Adem Aleyhisselam’ı yaratmayı murat ettiği zaman, yeryüzüne vahyetti yani yeryüzüne anlattı ve ona ilham etti.
‘’ Ben senden halife kılacagım, onlardan kim bana itaat ederse onu Cennetime koyarım ve onlardan kim bana asi olursa onu da Cehenneme koyarım.’’ Dedi. Yeryüzü ( Toprak ) ;
‘’ Benden bir varlık yaratacaksın da o da Cehennemlikmi olacak?’’ diye sordu : Allahü Teala Hazretleri:
‘’ Evet ‘’ dedi. Yeryüzü ( arz ) ağlamaya başladı. Topragın ağlamasından, kendisinden kıyamete kadar akacak olan pınarlar fışkırdı. Allahü Teala Hazretleri, yeryüzünün dört zaviyesinden toprağın siyahından,beyazından,kırmızısından,güzelinden ve ovasından kendisine bir avuç toprak getirmesi için, Cebrail Aleyhisselam’ı yeryüzüne gönderdi. Cebrail Aleyhisselam,yeryüzünden toprak almak için geldiğinde, toprak şöyle yalvardı :
‘’ Benden toprak alman için gönderen Allah’ın aşkına, benden bir şey alma,’’ diye yakardı.Çünkü Sultana yaklaşmakta birçok menfeatler olduğu gibi, büyük bir tehlıke de vardır.
Cebrail Aleyhisselam,ondan bir şey almadan mekanına geri döndü.
‘’ Yeryüzü senin büyük adına yemin ederek bana yalvardı.Bunun üzerine ondan birşeyı almayı kerih ( çirkin ve kötü ) gödüm.
Allahü Teala Hazretleri, Mikail Aleyhisselam’ı gönderdi. Mikail Aleyhisselam , yeryüzüne indi.Yeryüzü, Cebrail Aleyhisselam’a dediğinin aynısını söyledi. Mikail Aleyhisselam,bir şey almadan geri döndü ve Cebrail Aleyhisselam’ın söylediğinin aynısını söyledi.
Allahü Teala Hazretleri, İsrafil Aleyhisselam’ı gönderdi. İsrafil Aleyhisselam da bir şey almadan döndü, Cebrail Aleyhisselam’ın dediği gibi mazeret beyan etti.
Allahü Teala Hazretleri, ölüm melegi ( Azrail Aleyhisselamı ) gönderdi. Azrail Aleyhisselam, yeryüzüne geldiğinde, arz (yeryüzü ) ona:
‘’ Seni gönderen Allah’ın izzet ( ve üstünlüğüne ) sığınırım. Bugün benden alacagın bir avuç toprak yarın Cehennemde olacak ‘’ dedi, Azrail Aleyhisselam:
‘’ Bende o yüce ve aziz olan Allah’ın bie emrine asi olmaktan ona sığınırım,’’ dedi. Azrail Aleyhisselam, yeryüzünün dört köşesinde ( açı ve boyutunda ) kırk zira kadar bir avuç toprak kapıp aldı. Bundan dolayı topraktan yaratılan insan oglu, yeryüzünün değişik renklerinden dolayı değişik renk ve vasıflarda dünyaya gelmektedirler. Onlardan kimi beyaz,siyah,kırmızı, yumuşak ve serttir. Bütün zürriyet bu avuç topraktan oldu. İnsanın bedeninin aslı bu topraktır. İnsan vefat ettiği zaman, topragın alındığı yere defnedilir. Azrail Aleyhisselam bu toprağı aldıktan sonra göğe yükselir. Allahü Teala Hazretleri, Azrail Aleyhisselam’a sordu :
‘’ Yeryüzü sana yalvardığında ona rahmet edip acımadın mı ?’’ dedi. Azrail Aleyhisselam :
‘’ Ya Rabbi ! Senin emrinmi üstün, yeryüzünün yalvarması mı ? ‘’ dedi. Allahü Teala Hazretleri buyurdular:
‘’ Sen onun enladının ruhlarını kabzetmeye ( almaya ) elverişlisin.’’ Buyurdu.
Ravzatül-ulema’da buyuruldu : Yeryüzü Allahü Teala Hazretleri’ne şikayette bulundu:
‘’ Ya Rabbi ! ( İnsanın yaratılması için benden alınan toprak ile ) ben eksiliyorum.’’ Dedi. Allahü Teala Hazretleri:
‘’ ( Senden alınan toprağın ) en iyi ve en güzel kokar bir şekilde elbette sana geri iade edeceğim.’’ Buyurdu. Onun için cenazelere misk ve güzel kokular sürülmektedir.
Adem Aleyhisselam nerede yaratıldı ?
Allahü Teala Hazretleri, Azrail Aleyhisselam’a emretti. Adem Aleyhisselam için yeryüzünden alınan topragı,Mekke ile Taif arasında bulunan Nu’man vadisine koydu. Bu topragın yarısını Cennette ve diğer yarısını ateşe koyduktan sonra onu orada Allahü Teala Hazretlerinin dilediği zamana kadar terk etti. Sonra onu çıkarttı.Sonra üzerine ‘’ Kerem ‘’ yağmurunu yağdırdı. Onu yapışkan bir çamur haline getirdi. Allahü Teala Hazretleri, o topraktan Adem Aleyhisselama suret ve şekil verdi.
Adem Aleyhisselamın yaratılışında yaratıldığı yer hakkında ihtilaf ettiler. Bazı alimler tarafından denildi ki: Adem Aleyhisselam,gökte yaratıldı,Bazıları dünya cennetlerinden bir cennette yaratıldı.Nil’in ve diğer nehirlerin kendisine aktığı cennetler gibi.Müfessirlerin coguna göre, Adem Aleyhisselama ‘’ Adn cennet’’inde yaratıldığı ve oradan çıkarıldıgı görüşündedir.
Adem Aleyhisselamın yaratılışı
Hadis-i kudsi’de buyuruldu : ‘’ Ben Adem’in topragını kırk sabah ( yed-i ) kudretimle yoğurdum.’’
Yani kırk gün, ( o alemin her günü ) dünya seneleriyle tam bin sene kadar uzun bir zaman dilimidir. Sonra Allah onu kırk yıl terk etti yani olduğu gibi bıraktı. Ta kuruyasıya kadar. Adem Aleyhisselam’ın çamuru ‘’ salsal ‘’ ( kuru balçık ) haline geldi. Salsal, kurumuş bir çamurdur.Gayet kuruduğu için ‘’ fehhar ‘’ yani balçıktan yapılan çanak,çömlek, testi ve bardak gibi ses veriyordu. Sonra Allahü Teala Hazretleri onun üzerine tam otuz dokuz (39) yıl ‘’ hüzün ‘’ üzüntü yagmurunu yağdırdı. Sonra onun üzerine bir sene de ‘’ sürur ‘’ yani sevinç yağmurunu yagdırdı. Bundan dolayı insan olgunun düşünce ve üzüntüleri çok olur. Lakin ekıbeti sevinçle biter.
Melekler, Adem Aleyhisselamın ( daha kuru çamur halinde olan cesedine ) uğrayıp geçiyorlardı. Adem Aleyhisselam’ın suret ve şeklinin güzelliğine ve boyunun uzunluğuna taaccubla bakıp hayran kalıyorlardı. Çünkü uzunluğu beşyüz zira idi. Amma hangi zira ile beşyüz zira olduğunu ancak Allah bilir. Adem Aleyhisselam’ın başı göklere degiyordu. Melekler daha önce ona benzeyen bir suret görmemişlerdi.
İblis ona uğradı, Adem Aleyhisselam’ı gördü. Ona, niçin hangi iş için yaratıldın dedi.İblis eliyle Adem Aleyhisselam’ın salsal halindeki cesedine vurdu. ( Çıkardığı sesten ) içinin boş olduğunu anladı. İçine girip öbür tarafından cıktı. İblis beraberindeki meleklere: Bu boş olarak yaratılmış ! Bir yerde sabit kalamaz ve dayanılmaz, dedi. Sonra meleklere :
‘’ Siz bunun sizden daha faziletli olduğunu mu sanıyorsunuz? Siz ne yapıyorsunuz? ‘’ dedi. Melekler :
‘’ Biz Rabbimize itaat ediyoruz,’’ dediler. Şeytan kendi kendi-ne şöyle söylendi: Eğer bu benden faziletli yaratılırsa vallahi ben ona itaat etmem.Eger ben ondan üstün olursam elbette onu helak edecegim.’’ Akıbeti söyledigi gibi oldu. Tükrüğünü azgında topladı ve sonra tükrüğünü Adem Aleyhisselam’ın salsal halindeki cesedine fırlattı. Melun şeytanın tükrüğü, Adem Aleyhisselam’ın göbeginin olduğu yere düştü. Allahü Teala Hazretleri, Cebrail Aleyhisselam’a, Adem Aleyhisselam’ın karnından şeytanın tükrüğünü oyup çıkarmasını emretti. Cebrail Aleyhisselam’ın oymasıyla Adem Aleyhisselam’ın karnı kazılmış oldu.
Köpeğin yaratılışı
Cebrail Aleyhisselam’ın oyup çıkardığı Adem Aleyhisselam’ın göbeginden köpek yaratıldı.Köpekte üç izellik vardır.
1.Köpek Adem Aleyhisselam’ın çamurundan yaratıldığı için, insan olguna ünsiyet ve yakınlık etmektedir.
2.Gecelerin çoğunu uykusuz geçirir, Cebrail Aleyhisselam onun çamuruna dokunduğu için.
3. İnsan ve başkasını ısırır.Kendisine eziyet edildiği halde köpek sahibine ihanet etmez. İblisin tükrüğünün eser ve izi olarak.
Adem Aleyhisselam’a ruh verilme zamanı
Adem Aleyhisselam, Cuma günü ikindiden sonra yaratıldı.Yeryüzünden alınan topraktan yaratıldığı için kendisine ‘’ Adem ‘ adı verildi. Çünkü Adem Aleyhisselam, topragın her çeşidinden yaratıldı. Allahü Teala Hazretleri, Adem Aleyhisselam’a ruh üflemek istediği zaman, ruh’a Adem Aleyhisselam’ın içine girmesini emretti. Ruh:
‘’ Ya Rabbi ! Çok derin,uzak ve karanlık bir yerdir.’’ Dedi. Allahü Teala Hazretleri, ikinci kere emredince yine:
‘’ Ya Rabbi ! Çok derin,uzak ve karanlık bir yerdir.’’ Dedi. Üçüncü kere emredince yine:
‘’ Ya Rabbi ! Çok derin,uzak ve karanlık bir yerdir.’’ Dedi. Allahü Teala Hazretleri:
‘’ Ey ruh! Kerhen yani istemeyerek de olsa gir: kerhen de yani istemiyerek de çık. Bundan dolayı ruh bedenden ancak ( kerhen ) istemeyerek çıkar. Ruh, Adem Aleyhisselam’ın içine girdiğinde, Adem Aleyhisselam’ın başına,alnına,kulaklarına ve dillerine girmeye başladı. Sonra ruh, bütün cesedine sirayet etti. Hatta ruh ayaklarına indi. Ruh, çıkış yeri bulamadı. Burnuna geldi. Burnuna gelince aksırmaya başladı. Aksırdığı zaman, Rabbi ona:
Elhamdülillahirabbilalemin ‘’ Hamd alemrin Rabbine mahsustur.’’ Dedi. Adem Aleyhisselam,’’ Elhamdülillahirabbilalemin ‘’ deyince, Allahü Teala Hazretleri, ona’’ Yerhamkellah ‘’ Allah sana rahmet etsin dedi. Allahü Teala Hazretleri : ‘’ Ey Adem seni bunun için yarattım’’ buyurdu. Ruh dizlerine kadar indiğinde, Adem Aleyhisselam, sıçrayarak ayağa kalkmak istedi.Ayağa kalkamadı.Buna gücü yetmedi. Ruh ayaklarına ulaşınca, ayağa kalktı. Allahü Teala Hazretleri, ‘’Ve kanel insane acüle’’ insan pek acelecidir, Huligal insane min acel ‘’ insan aceleci olarak yaratılmıştır’’ buyurdu.Böylece Adem Aleyhisselam, et,kan,kemik,sinir ve barsakları ( iç organları olan ) bir beşer ( insan )haline geldi. Sonra Allahü Teala Hazretleri ona , tırnaktan elbise giydirdi. Cesedi her gün, ziyadeleşmeye başladı.Hızla gelişti. Cesedinde dokuz kapı vardı. Başında iki kulak açıldı. Onlar ile işitmeye başladı. İki göz açıldı. Gözler ile görmeye başladı.İki burun deliği açıldı. Burun delikleriyle her tğrlü koku ve nefes aldı.Bir ağız açıldı.Ağzın içinde dili olup onunla konuşmaya başladı.Kendisine damak verildi.Damak ile her şeyin tadını buldu.İki kapı da cesedine açıldı. Onlar ön ve arkasıdır. Bunlardan da yediklerinin ve içtiklerinin ağırlıkları çıkmaktadır.
Allahü Teala Hazretleri, Adem Aleyhisselam’ın: aklını dimağına,iştahını böbreklerine,Gadabını karaciğerine,şeceatini ( cesaretini ) kalbine, rağbetini ( bir şeye yönelmesini ) akciğerine, gülmesini dalağına, sevinç ve üzüntüsünü yüzüne koydu. Adem Aleyhisselam’ı, kemikle işitir,yağ ile görür, et ile konuşur ve kan ile bilir hale getiren Allahü Teala Hazretleri gerçekten noksan sıfatlardan münezzehtir. Adem Aleyhisselam, tam tesviye edilince, her şeyi kendisine verilince ona kendi ruhundan üfledi.
Kaynak : Ruhu’ul Beyan Tercümesi – cilt – 1 – sayfa – 368-373
İmam-ı Birgivi Hazretlerinin Vasiyeti
« : Mart 23, 2007, 01:13:43 am »
Bu mesajı alıntı ile cevaplaAlıntı
Kardeşlerime, evlâdıma ve âhiret yolcularına vasiyetimdir ki, Allah-ü Teâlâ’nın emrettiği şeyleri yapınız. Kâzâya kalmış namazlarınızı kılınız, kalmış zekâtlarınızı veriniz. Oruçlarınızı tutunuz. Üzerinize farz oluyorsa hac yapınız. Her müslümanın öğrenmesi farz-ı ayn olan ilmihâl bilgilerini öğreniniz. Âlimlerin sohbetine devam ediniz. Güvenilir ve sağlam âlimlerin fetvasıyla amel ediniz. Tegannî dinlemeyiniz. Allah-ü Teâlâ’nın ismi anıldığı zaman “Teâlâ ve Tebâreke” veya “Azze ve Celle”, “Cellecelâlüh” diyerek tâzim ediniz. Resûlullah’ın ve diğer Peygamberlerin isimleri anıldığı zaman salevât getiriniz. Yazarken de bunları açık yazınız. Diğer âlimler ve meşayıh anıldığı zaman, (rahmetullahi aleyh) deyiniz. Hocanıza da hürmet gösteriniz. Yol göstermek hâriç, hocanın önünden yürümeyiniz. Ondan önce söze başlamayınız ve yanında çok konuşmayınız. Hizmetini severek yapınız. Her yerde hocanın rızâsını gözetiniz, îtirâz etmeyiniz, dövse veya bağırsa nasîhat bilip, incinmeyiniz. Hocanızın yakınlarına da hürmet gösteriniz.
Akrabayı ziyâret etmeli, sıla-i rahmi, akraba ziyaretini terketmemeli. Anne ve babanın haklarını gözetmeli, onlara karşı yüksek sesle konuşmamalı ve kızgın bakmamalı, günah olmayan emirlerini yapmalıdır. Dövmesine ve bağırmasına sabretmelidir. Karşılık vermemelidir. Komşuların haklarını da gözetmeli, kokulu bir yemek pişirince, bir mikdârını komşulara vermelidir. Mümkün olduğu kadar komşuların ihtiyacını görmeli ve zarara uğrarlarsa yardım etmeli ve iyilik gelirse sevinmelidir. Diğer din kardeşlerini de sevmelidir. Kusurlarını mümkün mertebe affetmelidir.
Müdâhene (yağcılık) etmemeli, dünyalık ele geçirmek için dîni vermemeli. Gerekirse müdârâ etmeli, dîni ve dünyâyı korumak için dünyalık vermeli idare etmelidir. Müdâra zararı gidermek için olur. Çok gülmekten, faydasız konuşmaktan sakınmalıdır. Alış verişte dînin emirlerine uymalı ve cemâate devam etmelidir. Bid’atlerden sakınmalı. Misvak kullanmaya devam etmeli.
Duâya, Allah-ü Teâlâ’ya hamd ve senâ ile ve Resulüne salât ve selâm ile başlamalıdır. Dua ederken bütün müminlere dua etmeli, anneyi, babayı ve iyilik gördüğü kimseleri de dualarında anmalıdır. Yalvararak ve gizli dua etmelidir. Yalnız iken Allahü teâlâya yalvararak duâ etmeli, âcizliğini ve günâhlarını düşünerek ağlamalıdır. Allah-ü teâlâdan istikâmet, af, afiyet, rızâsına uygun muvaffakiyet istemelidir, îmânın gitmesinden korkup, dâima hüsn-i hatime (son nefeste îmân ile gitmeyi) istemeli, İslâm nîmetine her zaman şükretmelidir. Çoluk-çocuğuna ilmihâlini (lâzım olan din bilgilerini) öğretip, İslâmiyete uymayan şeylerden korumalı ve sakındırmalıdır. Çocukları yedi yaşında namaza başlatmalı, on yaşına girdiklerinde namaz kılmazlarsa zorlayarak kıldırmalıdır. Dâima istiğfar etmelidir.
İmanı olmayanın hayrı
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) bir kış gününde bir mecûsînin kuşlara yem dağıttığını görür ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:
- Sen hayır yapıyorum diye kendini boşuna aldatıyorsun. Allah evvelâ îmanı farz kılmış, geri kalan hayır-hasenatı ondan sonra emretmiştir. İman etmedikçe senin bu yaptığın iyilik Allah indinde makbule geçmez
- Ben de biliyorum kabul olunmıyacağını. Fakat Allah bu yaptığımı görmez, bilmez mi? dedi.
- Elbette görür ve bilir.
- Öyleyse o da bana yeter, der ve bildiğine devam eder.
Aradan zaman geçer. Cüneyd-i Bağdadî Hazretler bir hac mevsiminde Mescid-i Haram’ı tavaf ederken bir adamın ellerini açmış Allaha yalvarmakta olduğunu, hatta gözlerinden sel gibi yaşlar akıttığını görür. İyice dikkat eder, o zatın karlı bir havada kuşlara yem veren mecûsî olduğunu anlar. Tavaftan sonra yanına yaklaşıp hemen kollarından yakalar. Mecûsîde onu tanır ve şçyle der:
- İşte Allah gördü ve bildi, deyip kelime-i şehadet getirip ruhunu oracıkta teslim eder.
O anda Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Allah tarafından şöyle hitap olunur:
- Ya Cüneyd! Sen Beytimi arzu ederek geldin ona kavuştun. O ise beni arzu ederek geldi bana kavuştu.
Bir mecûsînin bile mubarek bir ayda Allah rızası için hayırda bulunması nelere vesile oluyor ….
Allah cümlemizin sonunu hayreyleye!..
TEVAZU
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.
Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı… Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, “Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde.” demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.
TEFECİLİKTEN TEVBEKÂRLIĞA….
Hasan-ı Basrî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden Habîb-i Acemî (k.s.) hazretleri, önceleri çok zengin birisi idi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi. Bir gün evinde, tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve ‘Allah rızâsı için bir sadaka’ dedi. Habîb, onun yüzüne kapıyı kapattı, o fakiri mahzun bir halde geri çevirdi. Sofraya döndüğünde kabın içindeki yemeğin kana döndüğünü gördü! Bu hâdise karşısında dehşete düştü! Kendisini bir korku sardı! Yerinde duramaz hâle geldi!..
Bir cuma günü, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar, Habîb-i Acemî’yi görünce, aralarında;
‘ Kaçın, kaçın! Tefeci Habîb geliyor! Ayağından kalkan toz, bize de gelir ve biz de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçıştılar.
Çocukların bu sözleri, ona çok ağır geldi.
Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine varıp elini öptü. Huzurunda tevbekâr oldu. O da Habîb’i talebeliğe kabul etti.
Oradan ayrılıp evine dönerken, kendisine borcu olanlar onu görünce, alacaklarını talep eder korkusu ile kaçışmak istediler. Habîb-i Acemî bu vaziyeti anlayınca,
‘ Kaçmayın, bugün asıl benim sizden kaçmam lâzım, dedi. Ve kimden ne alacağı varsa, hepsini bağışladığını îlan etti.
Çocukların yanından geçerken, çocuklar bu sefer birbirlerine,
‘ Kaçın, kaçın! Tevbekâr Habîb geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa, bizler Allâh’a âsî olmuş oluruz… diyerek kaçıştılar. Habîb, bu sözleri duyunca çok duygulandı. Yüreği sızlayarak, ‘Yâ Rabbbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bir tevbemle ismimi kötüler arasından çıkarıp iyiler arasına kaydeyledin’ diyerek Allâh’a iltica etti.
TERZİNİN TÖVBESİ
Bir terzi Allah dostlarından birine sorar:
-Peygamberimizin, “Allahü teâlâ, günahkâr kulunun tövbesini, canı gargaraya gelmeden kabul eder” hadis-i şerifi hakkında ne buyurursunuz?
Cevap vermeden o kimseye sorar mubarek zat.
- Mesleğin nedir?
-Terziyim, elbise dikerim.
-Terzilikte en kolay şey nedir?
-Makası tutup, kumaş kesmektir.
-Kaç senedir, bu işi yaparsın?
-Otuz senedir.
-Canın gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilir misin?
-Hayır, kesemem!
-Bir müddet zahmet çekip, öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi, o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tövbe et! O zaman belki yapamazsın, buyurdu.
… ve tövbe…
Hızır Geliyor
Hoca, medresede ders verirken talebenin biri bazen ayağa kalkar. Hoca sebebini sorar. Talebe:
- Efendim Hızır geliyor da ondan.
Hoca:
- Ben niçin göremem?
Talebe :
- Sorayım efendim, deyip tekrar geldiğinde sorar.
Hızır Aleyhisselam’ın:
- Hocan süsü ile çok uğraşıyor. Medreseye gelirken ayna önünde, cübbe sarık şöyle mi yakıştı, böyle mi yakıştı, diye fazlameşgul oluyor. bu gibi haller manevi terakkiye manidir, buyurduğunu hocaya bildirdiği günden itibaren, ayna karşısına geçmeyi terkedip, süslenmekten uzak kalan hoca efendinin, sarığı eskiyip sallanmaya başaldığından “Saçaklı Hoca” ismi verilmiştir. (Rahmetullahi Aleyh)
Terakk-i maneviye mani olan zinetten uzak kalmalı.
Papaz ve Hz.Ali (r.a.)
Hz. Ali r.a. ordusu ile harbe gitmekteyken uğradığı son bir kaç konak yerinde su bulamaz. Sonunda bir kilise görür ve o yana yönelirler. Kiliseye varır su isterler. Kilisedekiler:
-10 mil uzakta su var.
Hz. Ali r.a.
- Oraya gitmeye gerek yok şurayı kazın.
İşaret edilen yer kazılır. Büyük bir taş ortaya çıkar. Uğraşırlar uğraşırlar değil taşı kaldırmak oynatamazlar bile.
Hazret-i Ali r.a. gelir. Mübârek parmaklarını taşın altına sokarlar, sanki bire tüy misali kalkar. Taşın kalkmasıyla beraber saf, tatlı ve soğuk bir su fışkırır. Sevinç ve şükürle sular içilir, kaplar dolar
Kilisenin Papazı diğer kilisedekiler uzaktan onları seyretmektedirler, durumu görünce, Sevinç içinde Hz. Ali’nin huzûruna gelir ve sorarlar::
-Peygambermisiniz?. Yoksa…
-Hayır ben peygamber değilim, ama son peygamberin dâmâdı ve halifesiyim!
Papaz hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olup şöyle der:
-Ey mü’minlerin emiri! Bu kiliseyi, bu taşı kaldıran zâtı bekleyip görmek için yapmışlardır. Kitaplarımızda yazar, büyüklerimiz anlatırdı; burada bir kuyu vardır. Üzerindeki taşı peygamber veya onun Halifesi kaldırabilir. Bu taşı sizin kaldırdığınızı görünce, yıllardır beklediğim arzuya kavuştuk.
Hazret-ü Ali buyurdu ki:
-Allahü teâlâya hamd olsun!
Ve râhib orduya katılıp, şehit olmak saâdetine kavuşur..
Boşa Yorulmuş
Râbia-tül Adeviyye, bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuya kaldı. Bu arada evine bir hırsız girdi. Her tarafı aradı, çalacak bir şey bulamadı.
Giderken;
“Girmişken boş çıkmayayım” diyerek, Râbia hazretlerinin dışarıda giydiği örtüsünü aldı. Evden çıkarken yolunu şaşırdı, kapıyı bulamadı. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bıraktı. Bu sefer rahatlıkla kapıyı buldu. Kapıyı bulunca tekrar geri dönüp, örtüyü aldı. Fakat yine kapıyı bulamadı. Bu hâl yedi defa tekrarlandı.
Yedinci defâ tekrar örtüyü eline alınca şöyle bir ses duydu:
“Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yok iken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? Git, yorulma, boşuna uğraşma. O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır.”
Bu hâdiseden korkup dışarı fırlayan hırsız, tövbe edip bu kötü huyundan vazgeçti.
ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR?
Musa Aleyhisselâmın ümmeti:
- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina’ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:
- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»
Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.
Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa:
- Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tur’a gidip:
- Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:
- Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:
- «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.
Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah’ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.