<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
		>
<channel>
	<title>TÖVBEKARIN SAYFASI&#8230;. yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi</link>
	<description>Söğütlü Köyü</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Jul 2010 07:26:18 +0000</lastBuildDate>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12789</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 00:42:23 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12789</guid>
		<description>İSMAİL HAKKI BURSEVİ  (k.s ) ÇEKTİGİ  ÇİLELER !

Kendisi şöyle anlatır :

Allahü Teala, adeti ilahiyyesi üzerine beni bulundugum dereceden daha yüksek bir dereceye yükseltti. Daha önce sahip olmadıgım bir meziyeti kalbime akıtarak, beni ilim ve irfan sahibi eyledi. Allahü Tealanın bu şekilde derecemi yükseltip , bana ilim ve irfan ihsan etmesi yedi senede meydana geldi. Fakat bu feyz ve yükseklige kavuşmak, başa gelen bela ve musibetlerin, meşakkatlerin acısını tatmaya baglı oldugundan, pek cok meşakkat ile karşılaştım.Bir taraftan diger tarafa, bır memleketten başka memlekete gitmek suretiyle çok meşakkat ve sıkıntılar çektim. Mihnet ve acı, insanı bulundugu mertebeden aşagı indirmez. Bilakis başa gelen bela ve musibeti kadere rıza ile karşılamak iyi akıbetlere vesile olur.

İlk önce yolculuk yaptıgım memleket Üsküp idi . Yedi sene sonra oradan Bursa’ya gittim. Yedi sene sonra Kıbrıs’a gitmem icap etti. Yedi sene sonra Harem-i şerife gittim. Yedi sene sonra Hicaz’a gittim. Orada çocuklarım vefat etti. Hac yolunda çok sıkıntılar çektim. Hatta kıymetli kitaplarım ve eşyalarımın hepsi elimden gitti. Eşkıya tamamını yaktı. Çölde ölümle yüz yüze geldim.Herşeyden ümidimi kesip ölümü beklemeye başladıgım anda Hızır Aleyhisselam geldi ve beni çölden kurtardı. Bu sırada bana manevi derecelerden tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat ve tevhid-i zat makamları verildiBütün bunlar karşısında ilahi emre boyun egdim. Yedi sene sonra Ebu Yümn’ün kabrini ziyaret maksadı ile dogum yerim olan Aydos’a gittim. Yedi sene sonra ikinci defa olarak hacca gittim. Yedi sene sonra Bursa’dan Şam’a gitmem emrolundu. Bütün akrabalarımdan uzak kaldım.

İşte bir çok musibet ve çilelerle geçirdigim bu yollar kırk seneyi geçiyor. Allahü Teala diledigini yapar. Kimse O’na bunu niçin böyle yaptın diye soramaz. Karşılaştıgım ve çektigim bu sıkıntılar, tamamen manevi işaretlerle meydana gelmiştir. Güzel akıbet, ancak Allahü Teala’nın fermanı üzere meydana gelendir. Resülüllah Efendimiz ; ‘’ Benim çektigim sıkıntıyı hiçbir Peygamber çekmemiştir ‘’ buyurmuştur. İnsana gelen bela ve sıkıntılar, kalbi aydınlatır. Bela ve musibet zamanında tecelli-i ilahi meydana geldigi için kalb genişler. Bütün bunlardan dolayı en şiddetli meşekkat, Peygamberler hakkında meydana gelmiştir. Onlarınkinden daha hafifi evliyada görülür. Bu itibarla büyük zatlar hep meşekkat ve sıkıntı çekmişlerdir. Resülüllah Efendimiz kendisine çok eziyet ve sıkıntı veren kavmi hakkında ; ‘’ İlahi  !  Kavmime hidayet eyle. Çünkü onlar bilmiyorlar.’’ Buyurarak hidayetleri için dua ettiler.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>İSMAİL HAKKI BURSEVİ  (k.s ) ÇEKTİGİ  ÇİLELER !</p>
<p>Kendisi şöyle anlatır :</p>
<p>Allahü Teala, adeti ilahiyyesi üzerine beni bulundugum dereceden daha yüksek bir dereceye yükseltti. Daha önce sahip olmadıgım bir meziyeti kalbime akıtarak, beni ilim ve irfan sahibi eyledi. Allahü Tealanın bu şekilde derecemi yükseltip , bana ilim ve irfan ihsan etmesi yedi senede meydana geldi. Fakat bu feyz ve yükseklige kavuşmak, başa gelen bela ve musibetlerin, meşakkatlerin acısını tatmaya baglı oldugundan, pek cok meşakkat ile karşılaştım.Bir taraftan diger tarafa, bır memleketten başka memlekete gitmek suretiyle çok meşakkat ve sıkıntılar çektim. Mihnet ve acı, insanı bulundugu mertebeden aşagı indirmez. Bilakis başa gelen bela ve musibeti kadere rıza ile karşılamak iyi akıbetlere vesile olur.</p>
<p>İlk önce yolculuk yaptıgım memleket Üsküp idi . Yedi sene sonra oradan Bursa’ya gittim. Yedi sene sonra Kıbrıs’a gitmem icap etti. Yedi sene sonra Harem-i şerife gittim. Yedi sene sonra Hicaz’a gittim. Orada çocuklarım vefat etti. Hac yolunda çok sıkıntılar çektim. Hatta kıymetli kitaplarım ve eşyalarımın hepsi elimden gitti. Eşkıya tamamını yaktı. Çölde ölümle yüz yüze geldim.Herşeyden ümidimi kesip ölümü beklemeye başladıgım anda Hızır Aleyhisselam geldi ve beni çölden kurtardı. Bu sırada bana manevi derecelerden tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat ve tevhid-i zat makamları verildiBütün bunlar karşısında ilahi emre boyun egdim. Yedi sene sonra Ebu Yümn’ün kabrini ziyaret maksadı ile dogum yerim olan Aydos’a gittim. Yedi sene sonra ikinci defa olarak hacca gittim. Yedi sene sonra Bursa’dan Şam’a gitmem emrolundu. Bütün akrabalarımdan uzak kaldım.</p>
<p>İşte bir çok musibet ve çilelerle geçirdigim bu yollar kırk seneyi geçiyor. Allahü Teala diledigini yapar. Kimse O’na bunu niçin böyle yaptın diye soramaz. Karşılaştıgım ve çektigim bu sıkıntılar, tamamen manevi işaretlerle meydana gelmiştir. Güzel akıbet, ancak Allahü Teala’nın fermanı üzere meydana gelendir. Resülüllah Efendimiz ; ‘’ Benim çektigim sıkıntıyı hiçbir Peygamber çekmemiştir ‘’ buyurmuştur. İnsana gelen bela ve sıkıntılar, kalbi aydınlatır. Bela ve musibet zamanında tecelli-i ilahi meydana geldigi için kalb genişler. Bütün bunlardan dolayı en şiddetli meşekkat, Peygamberler hakkında meydana gelmiştir. Onlarınkinden daha hafifi evliyada görülür. Bu itibarla büyük zatlar hep meşekkat ve sıkıntı çekmişlerdir. Resülüllah Efendimiz kendisine çok eziyet ve sıkıntı veren kavmi hakkında ; ‘’ İlahi  !  Kavmime hidayet eyle. Çünkü onlar bilmiyorlar.’’ Buyurarak hidayetleri için dua ettiler.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12785</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 23:59:19 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12785</guid>
		<description>Veysel Karâni Hazretleri

Karen’de parlayan pırlanta ….

Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr’e verilir ki, Topkapı Sarayı’nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys’e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz’a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler… Kimbilir? Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu? Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.

Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler… Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.

Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.

Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim?

ANASININ KÖLESİ

Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.

Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.

Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse…

Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ‘İstiyorsan git!’ der, ‘Git bakalım, beni kime emanet edeceksen?’ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki? Onun nazını kim çeker sonra?

HASRETİNİ YÜREĞİNE GÖMER

Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn’e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı? İnanın muma döner.

Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ‘feyz’ nehir olur akar.

Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ‘Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor’ buyururlar, ‘İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni’dir!’

MÜJDELER

Yine Efendimiz buyururlar ki: ‘Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.’ (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar)
Eshab-ı kiram sorar:
- Ya Resullallah kimdir bu nasipli?
- Allahın kullarından biri.
- Peki adı nedir?
- Üveys!
- Ya memleketi?
- Karen!
- O sizi gördü mü?
Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, ‘Baş gözü ile hayır!’ derler. Sahabeden ‘Hayret!’ diyenler olur, ‘Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?’ Efendimiz izah eder: – Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar’.
Hazret-i Ebubekir sorar:
- Ya Resulallah biz onu görür müyüz?
Efendimiz mübarek kafalarını ‘ne yazık ki hayır’ manasında sallar, ‘Sen göremezsin’ buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: ‘Onu, siz göreceksiniz!’ Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır.

‘Aşık için zaman geçmez’ derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar… Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve ‘Bunu Üveys-i Karni’ye verin!’ buyururlar.

Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele ‘Üveys’i arıyoruz!’ cümlesine çok şaşırırlar. ‘O divanenin tekidir’ derler, ‘İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!’
Hazret-i Ömer dikkatle dinler, ‘Bilakis!’ der, ‘Aradığımız o olmalı!’

Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. ‘Hoşgeldiniz!’ der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar ‘Kimsin sen?’
- Abdullah! (Allah’ın kulu)
- Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar?
- Üveys derler.
- Sağ elini açar mısın?
Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe ‘Ben Hattapoğlu Ömer’im’ der, ‘Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!’
Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: – Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki ‘Alıp giysin, ümmetime dua etsin!’

BEN GÜNAHKARIN BİRİYİM

Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle ‘Ya Ömer’ der, ‘Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?’
Hazret-i Ömer ‘Hayır sensin!’ buyurur. ‘Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.’
O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa.

Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. ‘Ya Rabbi !’ der ‘Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!’

Gaibden bir ses gelir. ‘Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!’
- Hepsini ya Rabbi! Hepsini.
- Şunları, şunları, şunları da bağışladım.
- Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına…

HIŞŞT BAKSANA GİDİYORLAR

Tam bu sırada Karenlinin biri gelir ve o muhteşem huzuru bozar. ‘Misafirlerin dönmeye niyetliler’ diye ikaz eder güya, ‘Onlara diyeceğin bir şey yok mu?’
Veysel Karani ‘Ahh!’ der, ‘Ahh bu hali bozmayacaktın işte. İnanın az kalmıştı. Bütün ümmeti Muhammed affedilmedikçe giymeyecektim hırkayı.’

Aradan günler geçer. Karenliler şaşkın, hatta pişmandırlar. Öyle ya, elinin altında Üveys gibi bir cevher olsun da, sen onun kıymetini bilme. Ama bu kez mübareği hurmet ve ilgiyle bunaltırlar. Huzurunda el pençe divan durur, ısrarla nasihat isterler. Hele bazıları aşikare keramet bekler. Veysel Karani gibi mütevazı biri, ilginin böylesinden sıkılır. İşte tam o günlerde biricik annesi vefat eder ve onu Karen’e bağlayan hiçbir şey kalmaz. İşte şimdi yollara düşebilir.

Mübâreğin ilk hedefi elbette Haremeyndir. Önce hacceder, sonra Medine’ye gider. Ancak o münevver şehrin hüzünlü yüzünü görür ve Resullulah’ın yaşamadığı Peygamber beldesinde duramaz. Çeker çarığını, yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir ara Kufe’ye yerleşir. Yine eskisi gibi deve güder. Aç kalır, açıkta kalır. Horlanır, aşağılanır. Garip bu ya milletin gücü hep ona yeter. Hatta ufacık veledler bile sataşır, taş yağdırırlar. Büyük veli, çığlık çığlığa saldıran afacanlara gülümser ‘N’olur ayaklarımı kanatacak kadar büyükleri atmayın’ der, ‘Abdestim bozulmasın e mi?’ Zira o güne kadar bir kez olsun abdestsiz basmamıştır zemine.

MELEKLERİN İBADETİ

Veysel Karani Hazretleri bazen sehere kadar secdede, bazen sabahlara kadar rükûda kalır. ‘Bırakın üç kere Sûbhane rabbiyel âla demeyi, ben bir keresini bile beceremiyorum’ diye yakınır. Eh onun özlediği ibadet meleklerinkinden farksız olmalıdır. ‘Namazda huşu öyle olmalıdır ki’ der: ‘Bağrına bıçak sokulsa duyulmaya.’

Biri sorar: ‘Nasılsın?’ Cevap manidardır: ‘Akşama çıkacağını bilmeyen biri nasıl olursa!’ Sevenleri ısrarla nasihat isterler. O gülümser:
- Allahü teâlâyı bilir misiniz?
- Evet biliriz.
- Öyleyse başka şeyleri bilmeseniz de olur.
- Aman efendim bir nasihat daha.
- Allahü teâlâ sizi bilir mi?
- Elbette bilir.
- Öyleyse başkaları bilmese de olur.
Mübarek, Allahü teâlâdan çok korkar ve buyururlar ki: İnanın Allahü teâlâ’yı tanıyana gizli kalmaz.

Veysel Karani hazretleri hayatını kendi ifadesiyle şöyle hülâsa eder. ‘Yüksekliği tevazuda buldum, liderliği nasihatte… Nesebi takvada buldum, şerefi kanaatte… Rahatlığı zühdde buldum, zenginliği tevekkülde.’

Bizde ne takva, ne zühd, ne de tevvekkül. Eh bir şey bulamıyoruz tabii. Allahü teâlâ o büyüklerin yüzü suyu hürmetine sonumuzu hayreyliye.

Veysel Karani Hazretlerinin kutlu hırkası elden ele geçer ve Van civarında hüküm süren İrisan Beyleri’ne gelir. Hicri 1028 yılında 2. Osman Han’a hediye edilen nurlu emanet İstanbul’da heyecanla karşılanır. Asitane halkı ona ‘Hırka-ı Şerif’ der, ramazanlarda ziyaret ederler. Buğulu gözlerle ilmeklerine dalar, Efendimizi hatırlarlar.

Gel zaman git zaman büyük izdihamlar yaşanır. Hırkanın saklandığı ve sergilendiği küçük bina kalabalığı kaldırmaz olur. Abdülmecid Han bu mübarek hırkanın şerefine, Fatih’te koca bir mahalleyi istimlak eder ve biblo güzelliğinde bir cami yaptırır. Bu uğurda şahsi servetini fedadan çekinmez. Belki de şu ferah mabedi böylesine sevimli kılan, temelindeki ihlâstır, kimbilir?

ASIRLIK GELENEK

Ve asırlık gelenek yaşar. Hırka-i şerif, gözü yaşlı aşıkların ziyaretgahı olur. Medine’ye, Mescid-i Nebi’ye ulaşamayanlar hasretlerini burada dindirmeye çalışırlar. Cami çalışanları şirin mescidi güllerle bezerler, ki tasavvufta gül O’na işarettir. Efendimiz’e!

Hele Ramazan günleri civar coğrafya Hırka-i Şerif’e akar. Müminler kar demez, kış demez ziyarete koşarlar. Anadolu’nun dört bir yanından gelen aşıklar yaşlı gözlerle yüce Serverin kutlu mirasına bakarlar.

Allahü teâlâ bizleri yalan dünyayı Veysel Karani gibi görenlerden ve Resulü Ekrem’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) şefaatine erenlerden eylesin!</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Veysel Karâni Hazretleri</p>
<p>Karen’de parlayan pırlanta ….</p>
<p>Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr’e verilir ki, Topkapı Sarayı’nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys’e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz’a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler… Kimbilir? Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu? Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.</p>
<p>Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler… Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.</p>
<p>Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.</p>
<p>Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim?</p>
<p>ANASININ KÖLESİ</p>
<p>Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.</p>
<p>Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.</p>
<p>Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse…</p>
<p>Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ‘İstiyorsan git!’ der, ‘Git bakalım, beni kime emanet edeceksen?’ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki? Onun nazını kim çeker sonra?</p>
<p>HASRETİNİ YÜREĞİNE GÖMER</p>
<p>Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn’e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı? İnanın muma döner.</p>
<p>Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ‘feyz’ nehir olur akar.</p>
<p>Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ‘Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor’ buyururlar, ‘İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni’dir!’</p>
<p>MÜJDELER</p>
<p>Yine Efendimiz buyururlar ki: ‘Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.’ (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar)<br />
Eshab-ı kiram sorar:<br />
- Ya Resullallah kimdir bu nasipli?<br />
- Allahın kullarından biri.<br />
- Peki adı nedir?<br />
- Üveys!<br />
- Ya memleketi?<br />
- Karen!<br />
- O sizi gördü mü?<br />
Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, ‘Baş gözü ile hayır!’ derler. Sahabeden ‘Hayret!’ diyenler olur, ‘Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?’ Efendimiz izah eder: – Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar’.<br />
Hazret-i Ebubekir sorar:<br />
- Ya Resulallah biz onu görür müyüz?<br />
Efendimiz mübarek kafalarını ‘ne yazık ki hayır’ manasında sallar, ‘Sen göremezsin’ buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: ‘Onu, siz göreceksiniz!’ Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır.</p>
<p>‘Aşık için zaman geçmez’ derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar… Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve ‘Bunu Üveys-i Karni’ye verin!’ buyururlar.</p>
<p>Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele ‘Üveys’i arıyoruz!’ cümlesine çok şaşırırlar. ‘O divanenin tekidir’ derler, ‘İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!’<br />
Hazret-i Ömer dikkatle dinler, ‘Bilakis!’ der, ‘Aradığımız o olmalı!’</p>
<p>Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. ‘Hoşgeldiniz!’ der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar ‘Kimsin sen?’<br />
- Abdullah! (Allah’ın kulu)<br />
- Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar?<br />
- Üveys derler.<br />
- Sağ elini açar mısın?<br />
Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe ‘Ben Hattapoğlu Ömer’im’ der, ‘Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!’<br />
Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: – Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki ‘Alıp giysin, ümmetime dua etsin!’</p>
<p>BEN GÜNAHKARIN BİRİYİM</p>
<p>Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle ‘Ya Ömer’ der, ‘Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?’<br />
Hazret-i Ömer ‘Hayır sensin!’ buyurur. ‘Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.’<br />
O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa.</p>
<p>Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. ‘Ya Rabbi !’ der ‘Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!’</p>
<p>Gaibden bir ses gelir. ‘Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!’<br />
- Hepsini ya Rabbi! Hepsini.<br />
- Şunları, şunları, şunları da bağışladım.<br />
- Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına…</p>
<p>HIŞŞT BAKSANA GİDİYORLAR</p>
<p>Tam bu sırada Karenlinin biri gelir ve o muhteşem huzuru bozar. ‘Misafirlerin dönmeye niyetliler’ diye ikaz eder güya, ‘Onlara diyeceğin bir şey yok mu?’<br />
Veysel Karani ‘Ahh!’ der, ‘Ahh bu hali bozmayacaktın işte. İnanın az kalmıştı. Bütün ümmeti Muhammed affedilmedikçe giymeyecektim hırkayı.’</p>
<p>Aradan günler geçer. Karenliler şaşkın, hatta pişmandırlar. Öyle ya, elinin altında Üveys gibi bir cevher olsun da, sen onun kıymetini bilme. Ama bu kez mübareği hurmet ve ilgiyle bunaltırlar. Huzurunda el pençe divan durur, ısrarla nasihat isterler. Hele bazıları aşikare keramet bekler. Veysel Karani gibi mütevazı biri, ilginin böylesinden sıkılır. İşte tam o günlerde biricik annesi vefat eder ve onu Karen’e bağlayan hiçbir şey kalmaz. İşte şimdi yollara düşebilir.</p>
<p>Mübâreğin ilk hedefi elbette Haremeyndir. Önce hacceder, sonra Medine’ye gider. Ancak o münevver şehrin hüzünlü yüzünü görür ve Resullulah’ın yaşamadığı Peygamber beldesinde duramaz. Çeker çarığını, yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir ara Kufe’ye yerleşir. Yine eskisi gibi deve güder. Aç kalır, açıkta kalır. Horlanır, aşağılanır. Garip bu ya milletin gücü hep ona yeter. Hatta ufacık veledler bile sataşır, taş yağdırırlar. Büyük veli, çığlık çığlığa saldıran afacanlara gülümser ‘N’olur ayaklarımı kanatacak kadar büyükleri atmayın’ der, ‘Abdestim bozulmasın e mi?’ Zira o güne kadar bir kez olsun abdestsiz basmamıştır zemine.</p>
<p>MELEKLERİN İBADETİ</p>
<p>Veysel Karani Hazretleri bazen sehere kadar secdede, bazen sabahlara kadar rükûda kalır. ‘Bırakın üç kere Sûbhane rabbiyel âla demeyi, ben bir keresini bile beceremiyorum’ diye yakınır. Eh onun özlediği ibadet meleklerinkinden farksız olmalıdır. ‘Namazda huşu öyle olmalıdır ki’ der: ‘Bağrına bıçak sokulsa duyulmaya.’</p>
<p>Biri sorar: ‘Nasılsın?’ Cevap manidardır: ‘Akşama çıkacağını bilmeyen biri nasıl olursa!’ Sevenleri ısrarla nasihat isterler. O gülümser:<br />
- Allahü teâlâyı bilir misiniz?<br />
- Evet biliriz.<br />
- Öyleyse başka şeyleri bilmeseniz de olur.<br />
- Aman efendim bir nasihat daha.<br />
- Allahü teâlâ sizi bilir mi?<br />
- Elbette bilir.<br />
- Öyleyse başkaları bilmese de olur.<br />
Mübarek, Allahü teâlâdan çok korkar ve buyururlar ki: İnanın Allahü teâlâ’yı tanıyana gizli kalmaz.</p>
<p>Veysel Karani hazretleri hayatını kendi ifadesiyle şöyle hülâsa eder. ‘Yüksekliği tevazuda buldum, liderliği nasihatte… Nesebi takvada buldum, şerefi kanaatte… Rahatlığı zühdde buldum, zenginliği tevekkülde.’</p>
<p>Bizde ne takva, ne zühd, ne de tevvekkül. Eh bir şey bulamıyoruz tabii. Allahü teâlâ o büyüklerin yüzü suyu hürmetine sonumuzu hayreyliye.</p>
<p>Veysel Karani Hazretlerinin kutlu hırkası elden ele geçer ve Van civarında hüküm süren İrisan Beyleri’ne gelir. Hicri 1028 yılında 2. Osman Han’a hediye edilen nurlu emanet İstanbul’da heyecanla karşılanır. Asitane halkı ona ‘Hırka-ı Şerif’ der, ramazanlarda ziyaret ederler. Buğulu gözlerle ilmeklerine dalar, Efendimizi hatırlarlar.</p>
<p>Gel zaman git zaman büyük izdihamlar yaşanır. Hırkanın saklandığı ve sergilendiği küçük bina kalabalığı kaldırmaz olur. Abdülmecid Han bu mübarek hırkanın şerefine, Fatih’te koca bir mahalleyi istimlak eder ve biblo güzelliğinde bir cami yaptırır. Bu uğurda şahsi servetini fedadan çekinmez. Belki de şu ferah mabedi böylesine sevimli kılan, temelindeki ihlâstır, kimbilir?</p>
<p>ASIRLIK GELENEK</p>
<p>Ve asırlık gelenek yaşar. Hırka-i şerif, gözü yaşlı aşıkların ziyaretgahı olur. Medine’ye, Mescid-i Nebi’ye ulaşamayanlar hasretlerini burada dindirmeye çalışırlar. Cami çalışanları şirin mescidi güllerle bezerler, ki tasavvufta gül O’na işarettir. Efendimiz’e!</p>
<p>Hele Ramazan günleri civar coğrafya Hırka-i Şerif’e akar. Müminler kar demez, kış demez ziyarete koşarlar. Anadolu’nun dört bir yanından gelen aşıklar yaşlı gözlerle yüce Serverin kutlu mirasına bakarlar.</p>
<p>Allahü teâlâ bizleri yalan dünyayı Veysel Karani gibi görenlerden ve Resulü Ekrem’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) şefaatine erenlerden eylesin!</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12686</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2010 23:15:23 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12686</guid>
		<description>Dünyâ, insanın gölgesine benzer, kovalarsan kaçar, kaçarsan, o seni kovalar. Dünyâ, âşıklarına mihnet, lezzetlerine aldanmayanlara ni’met, ibâdet edenlere kazanç, ibret alanlara hikmet ve onu tanıyanlara selâmet yeridir. Dünyâ, ana rahmine nisbetle Cennet, âhirete nisbetle de çöplük gibidir.

Peygamber efendimiz;

(Dünyâ, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tamîr etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin!) buyurmuştur.

Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyâdan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. Çünkü dünyâ, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Harâmlar, günâhlar ve mubâhların fazlası böyledir. Resûlullah efendimiz;

(Dünyâ sizin için yaratıldı. Siz de âhiret için yaratıldınız! Âhirette ise, Cennetten ve Cehennem ateşinden başka yer yoktur) buyurmuşlardır.

DÜNYA İLE ÂHİRET ZITTIR!..

Dünyâ sevgisi, âhirete hâzırlanmaya mâni olur. Çünkü kalb, onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. Dünyâ ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz, geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur ve bunu kimse sevmez.

Hadis-i şerifte;

(Dünyâya, burada kalacağınız kadar, âhirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız!) buyuruldu.

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:

“Bir gün Peygamber efendimiz;
-Kalbe îmân nûru girince, genişler buyurunca, Eshâb-ı kirâm;
-Yâ ResûlAllah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti nedir? diye arz ederler. Peygamber efendimiz de;
-O nûrun kalbe girmesinin alâmeti; kulun, yüzünü âhirete çevirmesi, aldatıcı olan dünyâdan uzaklaşmasıdır buyururlar. Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar.”

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri oğluna nasihat ederek buyuruyor ki:

“Ey oğlum, her zaman ilim, edep ve takvâ üzerine bulun. Geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek, Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılma! Fıkıh ve hadîs-i şerîf öğren, câhil sofulardan olma! Şöhret isteme, zîrâ şöhret âfettir. Halkın işlediği işlere karışma, uzlete de çekilme, yalnız kalma. Çok söz söyleme, az söyle, halkın kötülük ve eğrilerinden arslandan kaçar gibi kaç! Dünyâ malına kapılma. Dünyâ arzusu dînin zâyi olmasına sebeb olur.

Herkese şefkatle bak, hâinlikle bakma! Dışını süsleme, zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun harâb olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücâdele etme ve hiç kimseden bir şey isteme, kimseye hizmet buyurma! Âlimlere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et! Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme! Zîrâ inkâr edenler, rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler.”</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyâ, insanın gölgesine benzer, kovalarsan kaçar, kaçarsan, o seni kovalar. Dünyâ, âşıklarına mihnet, lezzetlerine aldanmayanlara ni’met, ibâdet edenlere kazanç, ibret alanlara hikmet ve onu tanıyanlara selâmet yeridir. Dünyâ, ana rahmine nisbetle Cennet, âhirete nisbetle de çöplük gibidir.</p>
<p>Peygamber efendimiz;</p>
<p>(Dünyâ, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tamîr etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin!) buyurmuştur.</p>
<p>Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyâdan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. Çünkü dünyâ, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Harâmlar, günâhlar ve mubâhların fazlası böyledir. Resûlullah efendimiz;</p>
<p>(Dünyâ sizin için yaratıldı. Siz de âhiret için yaratıldınız! Âhirette ise, Cennetten ve Cehennem ateşinden başka yer yoktur) buyurmuşlardır.</p>
<p>DÜNYA İLE ÂHİRET ZITTIR!..</p>
<p>Dünyâ sevgisi, âhirete hâzırlanmaya mâni olur. Çünkü kalb, onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. Dünyâ ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz, geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur ve bunu kimse sevmez.</p>
<p>Hadis-i şerifte;</p>
<p>(Dünyâya, burada kalacağınız kadar, âhirete de, orada kalacağınız kadar çalışınız!) buyuruldu.</p>
<p>Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:</p>
<p>“Bir gün Peygamber efendimiz;<br />
-Kalbe îmân nûru girince, genişler buyurunca, Eshâb-ı kirâm;<br />
-Yâ ResûlAllah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti nedir? diye arz ederler. Peygamber efendimiz de;<br />
-O nûrun kalbe girmesinin alâmeti; kulun, yüzünü âhirete çevirmesi, aldatıcı olan dünyâdan uzaklaşmasıdır buyururlar. Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar.”</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri oğluna nasihat ederek buyuruyor ki:</p>
<p>“Ey oğlum, her zaman ilim, edep ve takvâ üzerine bulun. Geçmiş din büyüklerinin eserlerini inceleyerek, Ehl-i sünnet vel-cemâat yolundan ayrılma! Fıkıh ve hadîs-i şerîf öğren, câhil sofulardan olma! Şöhret isteme, zîrâ şöhret âfettir. Halkın işlediği işlere karışma, uzlete de çekilme, yalnız kalma. Çok söz söyleme, az söyle, halkın kötülük ve eğrilerinden arslandan kaçar gibi kaç! Dünyâ malına kapılma. Dünyâ arzusu dînin zâyi olmasına sebeb olur.</p>
<p>Herkese şefkatle bak, hâinlikle bakma! Dışını süsleme, zîrâ dışın süsü; için, kalbin, rûhun harâb olduğunu gösterir. Başkalarıyla mücâdele etme ve hiç kimseden bir şey isteme, kimseye hizmet buyurma! Âlimlere, evliyâya, mal, can ve tenle hizmet et! Din büyüklerinin hâllerini inkâr etme! Zîrâ inkâr edenler, rahat ve kurtuluş yüzünü göremezler.”</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12685</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2010 23:09:48 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12685</guid>
		<description>Hz Ali diyor ki, bir gün Resulullah (sav) beni huzuruna cagararak söyle buyurdular:
- Ya Ali senin bana yakinligin Harun peygamberin Musa (as)´a olan
yakinligi gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Sana vasiyetler edecegim.
Dinlersen sükür edenlerden olur ve  sehid olursun. Allahü Teala seni kiyamet günü alim ve fakih olarak diriltir, dedi ve söyle devam etti:

 


YA AL MÜMiNiN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Namaz kilmak
- OruÇ tutmak
- Zekat ve sadaka vermek

MÜNAFIKTA ÜÇ ALAMET VARDIR
- Namaz yalniz kilarken yanlis ve noksan kilar. Toplum yaninda kilarken tam ve düzgün kilar.
- Kendisini ögenlerin yaninda islerini düzgün yapar
- Cenab- Hakk itoplum yaninda zikreder yalniz kalinca unutur.

MÜNAFIKTA ÜÇ ALAMET DAHA VARDIR
- Konustugu söz yalandir
- Verdigi sözde durmaz
- Emanete hiyanetlik eder

ZALiMDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Kendisinden zayif olanlari ezer
- Gücü yettigi kadar baskalarinin malini zorla alir
- Nereden yiyip ictigini, giyip kusandigin incelemez. Haram helal
demez ne bulursa alir.

KISKANÇLARDA ÜÇ ALAMET VARDIR
- Toplumda bir kimseye yaltaklanir
- Herkesin arkasindan giybet eder cekistirir
- Basina bela gelenlere sevinir

TENBELLERDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Allah´a ibadet ederken tenbellik eder, hic nese duyamaz
- Yaptigi ameli kusurludur ve bosa gider
- Namaz vaktinde kilmaz gecirir

TEVBE EDEN KiMSENIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Haramlardan sakinip uzaklasir
- ilim ögrenmeye hirsli ve azimli olur
- Gögüsten cikan süt tekrar gerisin geriye girmedigi gibi o da tevbe
ettigi günaha bir daha dönmez.

AKILLI KMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Dünyaya deger vermez
- Sikinti ceza cefa ceker de sikayet etmez
- Sikinti ve musibetli anilarda sabr ve tahammül gösterir

SABIRLI KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Kendisini arayip ziyaret etmeyenlere gidip ziyaret eder
- Kendisine zulmedeni bagislar
- Kendisini mahrum edenlere bagista bulunur

AHMAKLI KIMSENIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Farzlarda tembellik eder
- Faydasiz bos seyleri çok konusur
- Merhametsizdir. Mahlukata çok eziyet eder

iYi KMSELERiN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Yedigi helaldir
- Kendi sehrinde ilim meclislerinde bulunur
- Bes vakit namaz cemaatle kilar

BEDBAHT KiMSENIN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Yedigi haramdir
- ilimden nasibi yoktur
- Namaz özürsüz yalniz basina kilar

iYi NSANLARIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- ibadetlerini zamaninda yerli yerinde yapar
- Haram olan seylerden uzak durur
- Kendisine kötülük yapan kimseye iyilik eder

KÖTÜ OLAN KMSENiNDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Allah´n emirlerine karsi tembellik eder.
- Herkese zarari dokunur
- Kendisine iyilik edene kötülük eder

SALiH KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Bilgisiyle amel edip dinini kuvvetlendirir
- Kendisi icin begendigini baskalari icin de begenir
- Cenab- Hakka karsi güzel amelde bulunur, O´nu hosnut eder

MÜTTEK KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Kötü insanlardan uzaklasir
- Yalan söylemekten sakinir
- Harama düserim korkusuyla helalden bile sakinir

GÜNAHKAR KiMSENN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Bütün idlerinde yanlis icindedir
- Oyun ve calgr ile ugrasrr
- Unutkan olur

KALBi KARARMIS OLANIN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Zayiflara acimaz, düskünleri esirgemez
- Aza kanaat etmez, hic doymaz olur
- Kendisine ögüt ve nasihat tesir etmez

DOGRUNUN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- ibadetleri gizli yapar, gösteristen sakinir
- Musibetleri gizler, Sikintisina sabreder
- Dili zikirle megul olur

FASIK ADAMIN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Fitne ve fesad sever
- Halkin hastalik ve musibete ugramasin sever
- Iyi islerden uzak durur

SÜFLI-ASAGI KiMSELERIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Akrabasini azarlar, onlarla cekisir durur
- Komsularina eziyet verir
- Günah islemeyi sever

Allah´IN SEVMEDiGi KiMSE DE ÜÇ iNSAN VARDIR
- Çok yalan söyler, yalan yemin eder
- Halka sikinti verir
- Baskasinin sirtindan gecinmek ister

ABiD OLANIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Allah´n büyük, kendinin pek kücük oldugunu düsünür
- Nefsinin isteklerine son verir
- Allah rizasin kazanmayi gaye edinir

iHLAS SAHiBiNiN ÜÇ iNSANI VARDIR
- Gücü yeterse affeder
- Malinin zekatin verir
- Sadaka vermeyi sever

CiMRi DE ÜÇ ALAMET VARDIR
- Ac kalmaktan korkar
- Dilenciden korkar, bir sey verince fakir olacam der.
- Kendisine iyilik edene icinden kin besler

SABIRLI iNSANDA ÜÇ ALAMET VARDIR
- ibadetlerde sabirli olur
- Günahlar birakmakta sabirli olur
- Allah´tan gelen musibetlere sabirli olur

FACiR ADAMIN ÜÇ ALAMET VARDIR
- Çok yemin etmekle ögünür
- Kadinlari aldatir
- Herkese çok çok iftira eder

YA ALi SENi SEVENDE ÜÇ iNSAN VARDIR
- Malin senin yoluna sarfeder
- Canin senin yoluna feda eder
- Senin sirrini gizler, kimseye acmaz

KAFiRiN ÜÇ ALAMETi VARDIR
- Allah´n dininden süphe eder
- Allah´n sevdiklerine düsmanlik eder
- ibadetlerden gafil olur, ibadet bilmez

AFFEDiLENiN ÜÇ iNSANI VARDIR
- Allah´n azabindan korkar
- Allah´n kahrindan korkar
- Sirf Allah icin edilen nasihatlerden titrer


Ya Ali, Allah indinde insanlarin hayirlsi, en iyisi herkese faydasi
dokunandir. En kötüsü de, kin tutan, intikamci ve daima dargin duran kimsedir.
Allah´n bugzettigi en kötü kimse de, ömrü uzun olup, ameli cirkin olandir.
Bu kimselerin de günah süsü ile güzel, ici günah pisligiyle doludur.
Ya Ali bundan daha kötüsü serrinden kurtulmak icin kendisine ikram olunan kimsedir. Bundan daha kötüsü zenginlere ikram edip fakirleri hice sayan kimsedir. Zenginlere cesitli, renkli sofralar hazirlayip yedirirler. Fakirlere karsi hic cömertlik etmeyen, bir parca ekmek bile vermeyen kimsedir.
Bundan daha kötüsü yalniz bana yiyip kimseye bir sey vermeyen kimsedir.
Ya Ali fazilet günahlar terketmektir. Cenab- Haktan korkmanin alameti haramlardan sakinmak ve uzak durmaktir.
Dogru söyleyen kimsenin alameti, bir kimse ona dogru söyledin diye kizsa darilsa veya onu sevse,
ona muhtac olsa bile yine de doru söylemesidir.

YA ALi BES SEY VAR Ki GÖNLÜ ÖLDÜRÜR
- Çok yemek
- Çok uyumak
- Çok konusmak
- Çok gülmek
- Rizik için korkmak

BES SEY KALBi KARARTIR
- Günah üstüne günah islemek
- Tok oldugu halde yine yemek
- Zulümle mal yigmak
- Namazlar vaktinde kilmamak
- Sol eliyle yemek-içmek

BES  SEY UNUTKANLIK GETiRiR
- Fare artigin yemek
- Kibleye karsi ufak su dökmek
- Duran suya ufak su dökmek
- Kül üzerine ufak su dökmek
- Haram ile gecinmek

BES SEY KALBi NURLANDIRIR PARLATIR
- ihlas suresini cok okumak
- Az yemek
- ilim meclisinde bulunmak
- Az pismi ekmek yemek
- Gece namaz kilmak

BES SEY DAHA KALBi NURLANDIRIR
- ilim meclisinde bulunmak
- Elini yetim basina sürmek
- Gece seherde çok istifar etmek
- Az yemek-içmek
- Çok oruç tutmak

BES SEY GÖZÜN NURUNU ARTTIRIR
- Kabeye çok bakmak
- Kur´an- Kerim´e bakmak
- Anne-babanin yüzüne bakmak
- Alimin yüzüne bakmak
- Akar suya bakmak

BES  SEY iNSANI iHTiYARLATIR
- Çok borçlu olmak
- Gam kederi çok olmak
- Çok çok güzel koku sürünmek
- ibadet üzüntüsü bol olmak
- Çok balgam gelmek


Ya Ali cennet kapisinda gördüm ki, ´´ kim nefsinin arzu ve isteklerini
red ederse, onun makam yeri cennettir ´´ yaziliydi.


Cehennem de: Ya Rabbi, beni nicin yarattin? diye sorar. Cenab- Hak: Cimri ve kibirli olan kimseler icin seni yarattim, buyuruyor.


Ya Ali, Allah´n rizasi, ana - babanin rzasnda, gazab da anne- babanin gazabinda gizlidir.


Ya Ali, komsuna kafir olsa bile yardm et.


Ey cennet yolcusu kardes; Acaba sen hangi siniftansin. Kendini hangi besin, hangi ücün icinde buluyorsun. Eger okuduklarini unuttun ise yeniden bir kere daha oku ve yerini tesbih et.

 

Kara kalpli, siyah yüzlü müsün? Yoksa kalbi parlak, yüzü nurlulardan misin?
Kendini ögren hangi zümre ve siniftansin???</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Hz Ali diyor ki, bir gün Resulullah (sav) beni huzuruna cagararak söyle buyurdular:<br />
- Ya Ali senin bana yakinligin Harun peygamberin Musa (as)´a olan<br />
yakinligi gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Sana vasiyetler edecegim.<br />
Dinlersen sükür edenlerden olur ve  sehid olursun. Allahü Teala seni kiyamet günü alim ve fakih olarak diriltir, dedi ve söyle devam etti:</p>
<p>YA AL MÜMiNiN ÜÇ ALAMETi VARDIR<br />
- Namaz kilmak<br />
- OruÇ tutmak<br />
- Zekat ve sadaka vermek</p>
<p>MÜNAFIKTA ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Namaz yalniz kilarken yanlis ve noksan kilar. Toplum yaninda kilarken tam ve düzgün kilar.<br />
- Kendisini ögenlerin yaninda islerini düzgün yapar<br />
- Cenab- Hakk itoplum yaninda zikreder yalniz kalinca unutur.</p>
<p>MÜNAFIKTA ÜÇ ALAMET DAHA VARDIR<br />
- Konustugu söz yalandir<br />
- Verdigi sözde durmaz<br />
- Emanete hiyanetlik eder</p>
<p>ZALiMDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Kendisinden zayif olanlari ezer<br />
- Gücü yettigi kadar baskalarinin malini zorla alir<br />
- Nereden yiyip ictigini, giyip kusandigin incelemez. Haram helal<br />
demez ne bulursa alir.</p>
<p>KISKANÇLARDA ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Toplumda bir kimseye yaltaklanir<br />
- Herkesin arkasindan giybet eder cekistirir<br />
- Basina bela gelenlere sevinir</p>
<p>TENBELLERDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Allah´a ibadet ederken tenbellik eder, hic nese duyamaz<br />
- Yaptigi ameli kusurludur ve bosa gider<br />
- Namaz vaktinde kilmaz gecirir</p>
<p>TEVBE EDEN KiMSENIN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Haramlardan sakinip uzaklasir<br />
- ilim ögrenmeye hirsli ve azimli olur<br />
- Gögüsten cikan süt tekrar gerisin geriye girmedigi gibi o da tevbe<br />
ettigi günaha bir daha dönmez.</p>
<p>AKILLI KMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Dünyaya deger vermez<br />
- Sikinti ceza cefa ceker de sikayet etmez<br />
- Sikinti ve musibetli anilarda sabr ve tahammül gösterir</p>
<p>SABIRLI KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Kendisini arayip ziyaret etmeyenlere gidip ziyaret eder<br />
- Kendisine zulmedeni bagislar<br />
- Kendisini mahrum edenlere bagista bulunur</p>
<p>AHMAKLI KIMSENIN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Farzlarda tembellik eder<br />
- Faydasiz bos seyleri çok konusur<br />
- Merhametsizdir. Mahlukata çok eziyet eder</p>
<p>iYi KMSELERiN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Yedigi helaldir<br />
- Kendi sehrinde ilim meclislerinde bulunur<br />
- Bes vakit namaz cemaatle kilar</p>
<p>BEDBAHT KiMSENIN ÜÇ ALAMETi VARDIR<br />
- Yedigi haramdir<br />
- ilimden nasibi yoktur<br />
- Namaz özürsüz yalniz basina kilar</p>
<p>iYi NSANLARIN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- ibadetlerini zamaninda yerli yerinde yapar<br />
- Haram olan seylerden uzak durur<br />
- Kendisine kötülük yapan kimseye iyilik eder</p>
<p>KÖTÜ OLAN KMSENiNDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Allah´n emirlerine karsi tembellik eder.<br />
- Herkese zarari dokunur<br />
- Kendisine iyilik edene kötülük eder</p>
<p>SALiH KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Bilgisiyle amel edip dinini kuvvetlendirir<br />
- Kendisi icin begendigini baskalari icin de begenir<br />
- Cenab- Hakka karsi güzel amelde bulunur, O´nu hosnut eder</p>
<p>MÜTTEK KiMSEDE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Kötü insanlardan uzaklasir<br />
- Yalan söylemekten sakinir<br />
- Harama düserim korkusuyla helalden bile sakinir</p>
<p>GÜNAHKAR KiMSENN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Bütün idlerinde yanlis icindedir<br />
- Oyun ve calgr ile ugrasrr<br />
- Unutkan olur</p>
<p>KALBi KARARMIS OLANIN ÜÇ ALAMETi VARDIR<br />
- Zayiflara acimaz, düskünleri esirgemez<br />
- Aza kanaat etmez, hic doymaz olur<br />
- Kendisine ögüt ve nasihat tesir etmez</p>
<p>DOGRUNUN ÜÇ ALAMETi VARDIR<br />
- ibadetleri gizli yapar, gösteristen sakinir<br />
- Musibetleri gizler, Sikintisina sabreder<br />
- Dili zikirle megul olur</p>
<p>FASIK ADAMIN ÜÇ ALAMETi VARDIR<br />
- Fitne ve fesad sever<br />
- Halkin hastalik ve musibete ugramasin sever<br />
- Iyi islerden uzak durur</p>
<p>SÜFLI-ASAGI KiMSELERIN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Akrabasini azarlar, onlarla cekisir durur<br />
- Komsularina eziyet verir<br />
- Günah islemeyi sever</p>
<p>Allah´IN SEVMEDiGi KiMSE DE ÜÇ iNSAN VARDIR<br />
- Çok yalan söyler, yalan yemin eder<br />
- Halka sikinti verir<br />
- Baskasinin sirtindan gecinmek ister</p>
<p>ABiD OLANIN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Allah´n büyük, kendinin pek kücük oldugunu düsünür<br />
- Nefsinin isteklerine son verir<br />
- Allah rizasin kazanmayi gaye edinir</p>
<p>iHLAS SAHiBiNiN ÜÇ iNSANI VARDIR<br />
- Gücü yeterse affeder<br />
- Malinin zekatin verir<br />
- Sadaka vermeyi sever</p>
<p>CiMRi DE ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Ac kalmaktan korkar<br />
- Dilenciden korkar, bir sey verince fakir olacam der.<br />
- Kendisine iyilik edene icinden kin besler</p>
<p>SABIRLI iNSANDA ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- ibadetlerde sabirli olur<br />
- Günahlar birakmakta sabirli olur<br />
- Allah´tan gelen musibetlere sabirli olur</p>
<p>FACiR ADAMIN ÜÇ ALAMET VARDIR<br />
- Çok yemin etmekle ögünür<br />
- Kadinlari aldatir<br />
- Herkese çok çok iftira eder</p>
<p>YA ALi SENi SEVENDE ÜÇ iNSAN VARDIR<br />
- Malin senin yoluna sarfeder<br />
- Canin senin yoluna feda eder<br />
- Senin sirrini gizler, kimseye acmaz</p>
<p>KAFiRiN ÜÇ ALAMETi VARDIR<br />
- Allah´n dininden süphe eder<br />
- Allah´n sevdiklerine düsmanlik eder<br />
- ibadetlerden gafil olur, ibadet bilmez</p>
<p>AFFEDiLENiN ÜÇ iNSANI VARDIR<br />
- Allah´n azabindan korkar<br />
- Allah´n kahrindan korkar<br />
- Sirf Allah icin edilen nasihatlerden titrer</p>
<p>Ya Ali, Allah indinde insanlarin hayirlsi, en iyisi herkese faydasi<br />
dokunandir. En kötüsü de, kin tutan, intikamci ve daima dargin duran kimsedir.<br />
Allah´n bugzettigi en kötü kimse de, ömrü uzun olup, ameli cirkin olandir.<br />
Bu kimselerin de günah süsü ile güzel, ici günah pisligiyle doludur.<br />
Ya Ali bundan daha kötüsü serrinden kurtulmak icin kendisine ikram olunan kimsedir. Bundan daha kötüsü zenginlere ikram edip fakirleri hice sayan kimsedir. Zenginlere cesitli, renkli sofralar hazirlayip yedirirler. Fakirlere karsi hic cömertlik etmeyen, bir parca ekmek bile vermeyen kimsedir.<br />
Bundan daha kötüsü yalniz bana yiyip kimseye bir sey vermeyen kimsedir.<br />
Ya Ali fazilet günahlar terketmektir. Cenab- Haktan korkmanin alameti haramlardan sakinmak ve uzak durmaktir.<br />
Dogru söyleyen kimsenin alameti, bir kimse ona dogru söyledin diye kizsa darilsa veya onu sevse,<br />
ona muhtac olsa bile yine de doru söylemesidir.</p>
<p>YA ALi BES SEY VAR Ki GÖNLÜ ÖLDÜRÜR<br />
- Çok yemek<br />
- Çok uyumak<br />
- Çok konusmak<br />
- Çok gülmek<br />
- Rizik için korkmak</p>
<p>BES SEY KALBi KARARTIR<br />
- Günah üstüne günah islemek<br />
- Tok oldugu halde yine yemek<br />
- Zulümle mal yigmak<br />
- Namazlar vaktinde kilmamak<br />
- Sol eliyle yemek-içmek</p>
<p>BES  SEY UNUTKANLIK GETiRiR<br />
- Fare artigin yemek<br />
- Kibleye karsi ufak su dökmek<br />
- Duran suya ufak su dökmek<br />
- Kül üzerine ufak su dökmek<br />
- Haram ile gecinmek</p>
<p>BES SEY KALBi NURLANDIRIR PARLATIR<br />
- ihlas suresini cok okumak<br />
- Az yemek<br />
- ilim meclisinde bulunmak<br />
- Az pismi ekmek yemek<br />
- Gece namaz kilmak</p>
<p>BES SEY DAHA KALBi NURLANDIRIR<br />
- ilim meclisinde bulunmak<br />
- Elini yetim basina sürmek<br />
- Gece seherde çok istifar etmek<br />
- Az yemek-içmek<br />
- Çok oruç tutmak</p>
<p>BES SEY GÖZÜN NURUNU ARTTIRIR<br />
- Kabeye çok bakmak<br />
- Kur´an- Kerim´e bakmak<br />
- Anne-babanin yüzüne bakmak<br />
- Alimin yüzüne bakmak<br />
- Akar suya bakmak</p>
<p>BES  SEY iNSANI iHTiYARLATIR<br />
- Çok borçlu olmak<br />
- Gam kederi çok olmak<br />
- Çok çok güzel koku sürünmek<br />
- ibadet üzüntüsü bol olmak<br />
- Çok balgam gelmek</p>
<p>Ya Ali cennet kapisinda gördüm ki, ´´ kim nefsinin arzu ve isteklerini<br />
red ederse, onun makam yeri cennettir ´´ yaziliydi.</p>
<p>Cehennem de: Ya Rabbi, beni nicin yarattin? diye sorar. Cenab- Hak: Cimri ve kibirli olan kimseler icin seni yarattim, buyuruyor.</p>
<p>Ya Ali, Allah´n rizasi, ana &#8211; babanin rzasnda, gazab da anne- babanin gazabinda gizlidir.</p>
<p>Ya Ali, komsuna kafir olsa bile yardm et.</p>
<p>Ey cennet yolcusu kardes; Acaba sen hangi siniftansin. Kendini hangi besin, hangi ücün icinde buluyorsun. Eger okuduklarini unuttun ise yeniden bir kere daha oku ve yerini tesbih et.</p>
<p>Kara kalpli, siyah yüzlü müsün? Yoksa kalbi parlak, yüzü nurlulardan misin?<br />
Kendini ögren hangi zümre ve siniftansin???</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12676</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 16:12:19 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12676</guid>
		<description>ÜÇ MESELE

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri rh.a., hac için yola çıkıp Medine&#039;ye ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:
-Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.
-Böyle bir şey yapmaktan Allah&#039;a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah&#039;a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır&#039;a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:
-Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?
-Kadın erkekten güçsüzdür.
-Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?
-Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.
-İşte bu ceddin Peygamber s.a.v.&#039;in sözüdür. Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim.
Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar:
-Namaz mı daha üstün, oruç mu?
-Namaz oruçtan üstündür.
-İşte bu da deden Rasulullah&#039;ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza et mesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.
Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:
-Sidik mi daha pis, meni mi?
-Sidik meniden pistir.
-Eğer deden Peygamber s.a.v.&#039;in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah&#039;a sığınırım.
Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife&#039;yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ÜÇ MESELE</p>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri rh.a., hac için yola çıkıp Medine&#8217;ye ulaştığında karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:<br />
-Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.<br />
-Böyle bir şey yapmaktan Allah&#8217;a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah&#8217;a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır&#8217;a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:<br />
-Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?<br />
-Kadın erkekten güçsüzdür.<br />
-Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?<br />
-Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.<br />
-İşte bu ceddin Peygamber s.a.v.&#8217;in sözüdür. Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim.<br />
Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar:<br />
-Namaz mı daha üstün, oruç mu?<br />
-Namaz oruçtan üstündür.<br />
-İşte bu da deden Rasulullah&#8217;ın sözüdür. Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza et mesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.<br />
Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:<br />
-Sidik mi daha pis, meni mi?<br />
-Sidik meniden pistir.<br />
-Eğer deden Peygamber s.a.v.&#8217;in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah&#8217;a sığınırım.<br />
Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife&#8217;yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12675</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 16:01:07 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12675</guid>
		<description>Peygamberlerin Meslekleri
Âdem Aleyhisselâm, çiftçi, yani zirâatçi idi.
Nuh Aleyhisselâm, naccâr yani marangozdu.
Idrîs Aleyhisselâm, terzi idi.
Salih Aleyhisselâm, tüccar idi.
Dâvud Aleyhisselâm, demirci olup zırh örerdi.
Süleyman Aleyhisselâm, sepet örüp satardı. Büyük bir saltanatına rağmen, beytü’l-mâl yani hazineden maaş almayıp, sepet yapıp satarak kendi elinin emeğiyle geçinirdi. Ondan yer ve çocuklarına yedirirdi. Asla beyt’ül-malden alıp yemezdi.
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm ve Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, çobandılar. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin geçim­lerinin çoğu evinde yapmış olduğu dikişten idi. Hadis-i şerîfte şöyle:
“Erkeklerden ebrâr yani iyilerin ameli (mesleği) dikiş işleri (terzilik), kadınlardan iyilerin işi de ip örmektir.”</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamberlerin Meslekleri<br />
Âdem Aleyhisselâm, çiftçi, yani zirâatçi idi.<br />
Nuh Aleyhisselâm, naccâr yani marangozdu.<br />
Idrîs Aleyhisselâm, terzi idi.<br />
Salih Aleyhisselâm, tüccar idi.<br />
Dâvud Aleyhisselâm, demirci olup zırh örerdi.<br />
Süleyman Aleyhisselâm, sepet örüp satardı. Büyük bir saltanatına rağmen, beytü’l-mâl yani hazineden maaş almayıp, sepet yapıp satarak kendi elinin emeğiyle geçinirdi. Ondan yer ve çocuklarına yedirirdi. Asla beyt’ül-malden alıp yemezdi.<br />
Mûsâ Aleyhisselâm, Şuayb Aleyhisselâm ve Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, çobandılar. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin geçim­lerinin çoğu evinde yapmış olduğu dikişten idi. Hadis-i şerîfte şöyle:<br />
“Erkeklerden ebrâr yani iyilerin ameli (mesleği) dikiş işleri (terzilik), kadınlardan iyilerin işi de ip örmektir.”</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12668</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 02:18:23 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12668</guid>
		<description>BİLİYORMUSUN SEN KİMSİN??
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız.. Çünkü ALLAH’a inanıyorsunuz..” Fermanının sahibisin!..
SEN,
“Alemlere rahmet olarak gönderilen” ve dehşetli mahşer günü herkesin “Nefsi! Nefsi!” diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; “Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam” diye feryad edecek olan Habib-i Kibriya’nın ümmetisin!..
SEN,
Resûlullah’ın ashabına; “Orduya yardım ediniz” dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin “Çocuklarına ne bıraktın?..” sorusuna; ALLAH“’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!” cevabını veren Hz. Ebûbekir’in yolundasın!..
SEN,
Devlet reisi olduğu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolaşan ve oğlunun; “Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?” sorusuna; “Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum” diyen Koca Ömer’in izindesin!
SEN,
Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Şam’dan kendisine ait zeytinyağı, üzümve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..
SEN,
Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve ALLAH Resûlünün; “Neden böyle yaptın ?”suâline ALLAH“Belki bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!
SEN,
ALLAH yolunda cihada çıkan ve karşısında ATLAS Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; “Ya Rabbi! Şahid ol! Önüme şu uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin şanını daha ileriye götürürdüm!” diyen mücahidlerin peşindesin!..
SEN,
40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam’ların, Malazgirt Ovalarında ALLAH ALLAH sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!..
SEN,
Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; “Biz Kur’anın bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz” diyen Osman Gazilerin torunusun!..
SEN,
Resûllullah’ın müjdesine nail olup, küfrün doğu kal’asını, istanbul’u fethederek İslam’a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!..
SEN,
İstanbul’da okumaya başladığı Ezan-ı Muhammediyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuna’da aldığı abdestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazer kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!..
SEN,
Vatanını, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kurşunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan arkadaşına; “Al arkadaşım! Sağ olur da dönersen, şu kurşunu oğluma ver! Ve O’na de ki; “Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da aynı şekilde oğluna aktarmazsa hakkımı helal etmem! “ dedi diye ulvî ruh örnekleri veren şehitler kafilesinin çocuğusun!..
İŞTE SEN BUSUN..!
Bu altın halkalara eklenebilecek daha binlerce halka içerisinde;
Senin cevherin, aslın astarın, esasın budur işte!..
Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,
Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!
Namazsız, niyazsız, maneviyatsız, ruhsuz, köksüz, kozmopolit, satılmış olamazsın!
ALLAH’sız, Peygambersiz, Kitapsız olamazsın!
“Bana dokunmayan bin yıl yaşasın!” “Neme lazım” “Evimden uzak”
“Her koyun kendi bacağından asılır” gibi yahudi sözlerini ağzının sakızı yaparak, mücadele ve hizmet azmini yitiremezsin!
Komşun aç iken, sen tok gezemezsin!
İslam’ın yasak kıldığı günah yuvalarında vaktini öldüremez, aile fertlerini batının kokuşmuş hayat tarzına uyduramazsın!
Yavrularını çağdaş asrın zihniyetine terkedip, cehenneme talip olamazsın!
Sen kainatın en üstün varlığı olarak yaratıldın, buna layık olarak cennet bahçelerine talip olmalısın..
Hem burada… Hem orada..

YOLUN AÇIK OLSUN..!</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>BİLİYORMUSUN SEN KİMSİN??<br />
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız.. Çünkü ALLAH’a inanıyorsunuz..” Fermanının sahibisin!..<br />
SEN,<br />
“Alemlere rahmet olarak gönderilen” ve dehşetli mahşer günü herkesin “Nefsi! Nefsi!” diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; “Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam” diye feryad edecek olan Habib-i Kibriya’nın ümmetisin!..<br />
SEN,<br />
Resûlullah’ın ashabına; “Orduya yardım ediniz” dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin “Çocuklarına ne bıraktın?..” sorusuna; ALLAH“’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!” cevabını veren Hz. Ebûbekir’in yolundasın!..<br />
SEN,<br />
Devlet reisi olduğu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolaşan ve oğlunun; “Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?” sorusuna; “Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum” diyen Koca Ömer’in izindesin!<br />
SEN,<br />
Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Şam’dan kendisine ait zeytinyağı, üzümve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..<br />
SEN,<br />
Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve ALLAH Resûlünün; “Neden böyle yaptın ?”suâline ALLAH“Belki bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!<br />
SEN,<br />
ALLAH yolunda cihada çıkan ve karşısında ATLAS Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; “Ya Rabbi! Şahid ol! Önüme şu uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin şanını daha ileriye götürürdüm!” diyen mücahidlerin peşindesin!..<br />
SEN,<br />
40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam’ların, Malazgirt Ovalarında ALLAH ALLAH sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!..<br />
SEN,<br />
Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; “Biz Kur’anın bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz” diyen Osman Gazilerin torunusun!..<br />
SEN,<br />
Resûllullah’ın müjdesine nail olup, küfrün doğu kal’asını, istanbul’u fethederek İslam’a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!..<br />
SEN,<br />
İstanbul’da okumaya başladığı Ezan-ı Muhammediyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuna’da aldığı abdestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazer kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!..<br />
SEN,<br />
Vatanını, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kurşunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan arkadaşına; “Al arkadaşım! Sağ olur da dönersen, şu kurşunu oğluma ver! Ve O’na de ki; “Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da aynı şekilde oğluna aktarmazsa hakkımı helal etmem! “ dedi diye ulvî ruh örnekleri veren şehitler kafilesinin çocuğusun!..<br />
İŞTE SEN BUSUN..!<br />
Bu altın halkalara eklenebilecek daha binlerce halka içerisinde;<br />
Senin cevherin, aslın astarın, esasın budur işte!..<br />
Sen bu kapılar dışında başka bir kapının insanı,<br />
Bu altın halkalar dışında başka bir halkanın esiri olamazsın!<br />
Namazsız, niyazsız, maneviyatsız, ruhsuz, köksüz, kozmopolit, satılmış olamazsın!<br />
ALLAH’sız, Peygambersiz, Kitapsız olamazsın!<br />
“Bana dokunmayan bin yıl yaşasın!” “Neme lazım” “Evimden uzak”<br />
“Her koyun kendi bacağından asılır” gibi yahudi sözlerini ağzının sakızı yaparak, mücadele ve hizmet azmini yitiremezsin!<br />
Komşun aç iken, sen tok gezemezsin!<br />
İslam’ın yasak kıldığı günah yuvalarında vaktini öldüremez, aile fertlerini batının kokuşmuş hayat tarzına uyduramazsın!<br />
Yavrularını çağdaş asrın zihniyetine terkedip, cehenneme talip olamazsın!<br />
Sen kainatın en üstün varlığı olarak yaratıldın, buna layık olarak cennet bahçelerine talip olmalısın..<br />
Hem burada… Hem orada..</p>
<p>YOLUN AÇIK OLSUN..!</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12666</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 02:08:43 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12666</guid>
		<description>Abdestin Tıbbi Mucizeleri

Ondört  asır önce temizligin t’sinin bile olmadıgı bir ortamda gelen bu hikmetli reçete tam anlamıyla bir Kur’an Ahlâkıdır. Ancak abdestin getirdigi saglık mucizeleri temizlikten ibaret degildir. Akıllara durgunluk verecek bin bir biyolojik sır gizlidir onda. Üç gurupta özetlersek:

1.Dolaşım Sistemine katkıları:

Kalp, 100.000 km’ye yakın damar agıyla bütün vücudu besleyen çok geniş bir sistemin motorudur. Damarlar kalpten uzaklaştıkça kılcallarına ayrılarak son hücreye kadar her alanı, her dokuyu besler. Öyle ki hayati organ ve dokuları birden çok damar agı kontrol eder. Kılcal damarların işlevini devam ettirebilmesinin en önemli şartı ESNEKLİGİNİN korunmasıdır. Ne çare ki, stres ve oburluk (obezite) kılcalların işini bitirir. Bundandır ki obezite ve strese baglı olarak ortaya çıkan “esneklik kaybı” kalp-damar hastalıklarının ve bunamanın baş sebeplerindendir.

Peki abdest bu korumanın neresindedir?

Bu tehlikeli gidişten uzaklaşmanın en pratik ve saglam yolu, kan damarlarına genç yaşlardan başlayarak esneklik kazandırmaktır. Özellikle kalbe uzak olan bölgelerde (el, ayak gibi) bu jimnastigin yapılması daha önemlidir.

Ama damarlara nasıl esneklik kazandirabiliriz diye düşünmeyin! Her şeyin bir çaresi var: Tabii ki egzersiz salonlarında -Ab shaper- larla bu iş olmaz. Damarlara esneklik kazandırmak için basit bir fizik yasasından faydalanabiliriz: “Isı farkiyla hareket“

Evet, damarlarimizi isi farkindan istifade ederek açip kapatacagiz. Böylece esneklik ve esenlik bizim olacak.

Özellikle agız, burun ve boynun iki yanının su ile temasi dolaşımı zenginleştirir. Işte on dört asır önce Islamiyet, suyun “altın” oldugu bir noktadan yeryüzüne yayılırken abdesti bu akıl almaz hikmeti içinde insanliga sunmuştur.

Abdest ile, kalp ve dolaşim basıncı nefes alir. Beyin ve bütün sinir sistemi uyuşukluktan kurtulur. Zaten günümüzde psikolojik rahatsızlıkların tek dogal ilaci olarak gusül tarzi genel yikanma tavsiye edilmektedir. Hele (gusletmenin) tavsiye edilmesi çok hikmetlidir. Çünkü gusülde yapilmasi zorunlu olan agız içinin, burnun ve bütün vücudun yıkanmasının esprisi yeni yeni gün yüzüne çikmaya başlamıştır. Hipofiz bezinin (ki çok önemli hormonların salındıgı bir organdır) burun boşlugu ile yakın ilişkisine dikkatinizi çekmek isterim. Burada burna alınan su ne kadar derine çekilebilirse o kadar faydalı olacaktır. Hipofiz bezini dinlendirmenin en iyi yolu, damarlar vasıtasıyla beslenmesini artırmaktır. Işte su bu görevi yapar. Damarların ısı farki nedeniyle hareketini artırarak hipofize dolayısıyla vücudumuza çok önemli bir dinlenim saglar.

2. Abdestin Bagışıklık Sistemine katkıları:

Bagışıklık sistemimiz, dolaşım sistemimizden biraz farklı olarak dizayn edilmiştir. Asıl adı “lenf sistemi” olan bu mükemmel şebekede daha ince bir damar agı kullanılmıştır. Bu sistem aracılıgıyla mikroplara ve kansere karşı korunuyoruz. Bu kadar önemli olan lenf sistemini korumak da ayrıca önemlidir. Dolaşım sistemindeki damarlardan on defa daha ince olan lenf damar agının büzüşmesi sonucu çok agır hastalıklar ortaya çıkar (zatürre, anjin gibi)

İşte abdest sanki bu sistem için düzenlenmiş gibidir. Lenf agının kıldan ince damarlarını zinde tutar. Hele de bu sistemin kontrol merkezleri olan burun arkası ve bogazın sık sık yıkanması korunma sistemimize “deli” katki yapar.

Yine lenf sisteminin düzenli çalişması vücudun tepkileri açısından da çok önemlidir. Lenf sistemi iyi çalişan vücut, hastalık âninda aptalca tepkiler göstermez. Daha mâkûl, akıllıca tepki gösterir.

3. Abdestin vücudun Statik Elektrigi giderici etkisi:

Bütün hücreler çevresinde belli bir statik elektrigi vardir. Ancak vücudun tümü bu statik elektrigin olumlu dengesi içindedir. Bunu hissetmeyiz bile! Ne var ki gerek havada artan iyonlar, gerekse -özellikle çagımızda bir mesele olan- plastik giysiler vücudun dış yüzünde elektron artmasına neden olur. Bu olay dıştan ince dogru bizi etkilemektedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar oluşturur. Bir önemli etki de deri üzerinedir. Bu elektron artışı, deri altindaki mimik kaslarını yorar ve onlarin vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına yol açar. Sonuç: yaşlılık belirtisi olan yüz kırışmalari !!

“Abdestli ölen, ölüm acısı cekmez. Cünkü abdest imanlı olmanın alametidir. Namazın anahtarı, bedeni gunahlardan temizleyicisidir“. HADIS-I ŞERIF</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Abdestin Tıbbi Mucizeleri</p>
<p>Ondört  asır önce temizligin t’sinin bile olmadıgı bir ortamda gelen bu hikmetli reçete tam anlamıyla bir Kur’an Ahlâkıdır. Ancak abdestin getirdigi saglık mucizeleri temizlikten ibaret degildir. Akıllara durgunluk verecek bin bir biyolojik sır gizlidir onda. Üç gurupta özetlersek:</p>
<p>1.Dolaşım Sistemine katkıları:</p>
<p>Kalp, 100.000 km’ye yakın damar agıyla bütün vücudu besleyen çok geniş bir sistemin motorudur. Damarlar kalpten uzaklaştıkça kılcallarına ayrılarak son hücreye kadar her alanı, her dokuyu besler. Öyle ki hayati organ ve dokuları birden çok damar agı kontrol eder. Kılcal damarların işlevini devam ettirebilmesinin en önemli şartı ESNEKLİGİNİN korunmasıdır. Ne çare ki, stres ve oburluk (obezite) kılcalların işini bitirir. Bundandır ki obezite ve strese baglı olarak ortaya çıkan “esneklik kaybı” kalp-damar hastalıklarının ve bunamanın baş sebeplerindendir.</p>
<p>Peki abdest bu korumanın neresindedir?</p>
<p>Bu tehlikeli gidişten uzaklaşmanın en pratik ve saglam yolu, kan damarlarına genç yaşlardan başlayarak esneklik kazandırmaktır. Özellikle kalbe uzak olan bölgelerde (el, ayak gibi) bu jimnastigin yapılması daha önemlidir.</p>
<p>Ama damarlara nasıl esneklik kazandirabiliriz diye düşünmeyin! Her şeyin bir çaresi var: Tabii ki egzersiz salonlarında -Ab shaper- larla bu iş olmaz. Damarlara esneklik kazandırmak için basit bir fizik yasasından faydalanabiliriz: “Isı farkiyla hareket“</p>
<p>Evet, damarlarimizi isi farkindan istifade ederek açip kapatacagiz. Böylece esneklik ve esenlik bizim olacak.</p>
<p>Özellikle agız, burun ve boynun iki yanının su ile temasi dolaşımı zenginleştirir. Işte on dört asır önce Islamiyet, suyun “altın” oldugu bir noktadan yeryüzüne yayılırken abdesti bu akıl almaz hikmeti içinde insanliga sunmuştur.</p>
<p>Abdest ile, kalp ve dolaşim basıncı nefes alir. Beyin ve bütün sinir sistemi uyuşukluktan kurtulur. Zaten günümüzde psikolojik rahatsızlıkların tek dogal ilaci olarak gusül tarzi genel yikanma tavsiye edilmektedir. Hele (gusletmenin) tavsiye edilmesi çok hikmetlidir. Çünkü gusülde yapilmasi zorunlu olan agız içinin, burnun ve bütün vücudun yıkanmasının esprisi yeni yeni gün yüzüne çikmaya başlamıştır. Hipofiz bezinin (ki çok önemli hormonların salındıgı bir organdır) burun boşlugu ile yakın ilişkisine dikkatinizi çekmek isterim. Burada burna alınan su ne kadar derine çekilebilirse o kadar faydalı olacaktır. Hipofiz bezini dinlendirmenin en iyi yolu, damarlar vasıtasıyla beslenmesini artırmaktır. Işte su bu görevi yapar. Damarların ısı farki nedeniyle hareketini artırarak hipofize dolayısıyla vücudumuza çok önemli bir dinlenim saglar.</p>
<p>2. Abdestin Bagışıklık Sistemine katkıları:</p>
<p>Bagışıklık sistemimiz, dolaşım sistemimizden biraz farklı olarak dizayn edilmiştir. Asıl adı “lenf sistemi” olan bu mükemmel şebekede daha ince bir damar agı kullanılmıştır. Bu sistem aracılıgıyla mikroplara ve kansere karşı korunuyoruz. Bu kadar önemli olan lenf sistemini korumak da ayrıca önemlidir. Dolaşım sistemindeki damarlardan on defa daha ince olan lenf damar agının büzüşmesi sonucu çok agır hastalıklar ortaya çıkar (zatürre, anjin gibi)</p>
<p>İşte abdest sanki bu sistem için düzenlenmiş gibidir. Lenf agının kıldan ince damarlarını zinde tutar. Hele de bu sistemin kontrol merkezleri olan burun arkası ve bogazın sık sık yıkanması korunma sistemimize “deli” katki yapar.</p>
<p>Yine lenf sisteminin düzenli çalişması vücudun tepkileri açısından da çok önemlidir. Lenf sistemi iyi çalişan vücut, hastalık âninda aptalca tepkiler göstermez. Daha mâkûl, akıllıca tepki gösterir.</p>
<p>3. Abdestin vücudun Statik Elektrigi giderici etkisi:</p>
<p>Bütün hücreler çevresinde belli bir statik elektrigi vardir. Ancak vücudun tümü bu statik elektrigin olumlu dengesi içindedir. Bunu hissetmeyiz bile! Ne var ki gerek havada artan iyonlar, gerekse -özellikle çagımızda bir mesele olan- plastik giysiler vücudun dış yüzünde elektron artmasına neden olur. Bu olay dıştan ince dogru bizi etkilemektedir. Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar oluşturur. Bir önemli etki de deri üzerinedir. Bu elektron artışı, deri altindaki mimik kaslarını yorar ve onlarin vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına yol açar. Sonuç: yaşlılık belirtisi olan yüz kırışmalari !!</p>
<p>“Abdestli ölen, ölüm acısı cekmez. Cünkü abdest imanlı olmanın alametidir. Namazın anahtarı, bedeni gunahlardan temizleyicisidir“. HADIS-I ŞERIF</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12665</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 15:25:38 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12665</guid>
		<description>Tesbih namazı tevbenin, istiğfarın en büyüğü ve bütün vücudla yapılanıdır.
Hazret-i Resûlü Ekrem (s.a.v) amcaları Hazret-i Abbas’a hitaben tesbih namazı ile alâkalı şöyle buyurmuşlardır:
“Ey amca, sana on haslet haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatâen ve kasten yapılanı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve aşikâr olanı mağfiret edilmiş olsun... Muktedir olursan bu tesbih namazını her gün kıl. Her gün kılmazsan ayda bir kere kıl. Onu da yapamazsan senede bir, onu da yapamazsan ömründe bir kere kıl.”
Tesbih namazı 4 rek’attir. Bu namazda 300 defa şu tesbih okunur:
Sübhaanellaahi velhamdü lillâahi velâa ilâahe illallaahü vellaahü ekber velâa havle velâa kuvvete illâ billâahil aliyyil azıym.
Bu tesbih, namaz içinde şöyle okunur:
15 Kere Sübhâneke’den sonra (Fâtiha’dan önce),
10 Kere Zamm-ı sûreden sonra,
10 Kere Rükûda,
10 Kere Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede),
10 Kere Birinci secdede,
10 Kere İki secde arasındaki oturmada (celsede),
10 Kere İkinci secdede,
Bu birinci rek’atte okunan tesbihlerin adedi 75’tir. İkinci rek’atte aynı sıralama ile yine 75 defa okunur. Üçüncü dördüncü rek’atler de böyle kılınır.
Tesbih namazı, kılınması teşvik edilmiş bir namazdır. Bunu alışkanlık haline getirmek müstehaptır. Tembellik etmemek lâzımdır.
Kılmasını bilmeyenlerin de istifade etmesi maksadıyla cemaatle de kılınabilir. Cemaatle kılınırsa imam olacak kimse bu namazı kılmayı evvelâ nezreder ve namazı kıldırırken tesbihleri her yerde cehrî (sesli) okur. Cemaat ise dinler.
(Muhtasar İlmihal, Fazilet Neşriyat)</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Tesbih namazı tevbenin, istiğfarın en büyüğü ve bütün vücudla yapılanıdır.<br />
Hazret-i Resûlü Ekrem (s.a.v) amcaları Hazret-i Abbas’a hitaben tesbih namazı ile alâkalı şöyle buyurmuşlardır:<br />
“Ey amca, sana on haslet haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatâen ve kasten yapılanı, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve aşikâr olanı mağfiret edilmiş olsun&#8230; Muktedir olursan bu tesbih namazını her gün kıl. Her gün kılmazsan ayda bir kere kıl. Onu da yapamazsan senede bir, onu da yapamazsan ömründe bir kere kıl.”<br />
Tesbih namazı 4 rek’attir. Bu namazda 300 defa şu tesbih okunur:<br />
Sübhaanellaahi velhamdü lillâahi velâa ilâahe illallaahü vellaahü ekber velâa havle velâa kuvvete illâ billâahil aliyyil azıym.<br />
Bu tesbih, namaz içinde şöyle okunur:<br />
15 Kere Sübhâneke’den sonra (Fâtiha’dan önce),<br />
10 Kere Zamm-ı sûreden sonra,<br />
10 Kere Rükûda,<br />
10 Kere Rükûdan kalkınca ayakta (kavmede),<br />
10 Kere Birinci secdede,<br />
10 Kere İki secde arasındaki oturmada (celsede),<br />
10 Kere İkinci secdede,<br />
Bu birinci rek’atte okunan tesbihlerin adedi 75’tir. İkinci rek’atte aynı sıralama ile yine 75 defa okunur. Üçüncü dördüncü rek’atler de böyle kılınır.<br />
Tesbih namazı, kılınması teşvik edilmiş bir namazdır. Bunu alışkanlık haline getirmek müstehaptır. Tembellik etmemek lâzımdır.<br />
Kılmasını bilmeyenlerin de istifade etmesi maksadıyla cemaatle de kılınabilir. Cemaatle kılınırsa imam olacak kimse bu namazı kılmayı evvelâ nezreder ve namazı kıldırırken tesbihleri her yerde cehrî (sesli) okur. Cemaat ise dinler.<br />
(Muhtasar İlmihal, Fazilet Neşriyat)</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Yazar: tövbekar</title>
		<link>http://www.sogutlukoyu.com/tovbekarin-sayfasi/comment-page-1#comment-12662</link>
		<dc:creator>tövbekar</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2009 23:07:49 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.sogutlukoyu.com/?p=558#comment-12662</guid>
		<description>Yılbaşı neyimiz olur? Ramazan bayramımız mı, kandilimiz mi, Kurban bayramımız mı?

Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz... Ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi, efendi yıllardı.

Bu bahsi bu kadarla geçiyor ve Noel Baba&#039;ya geliyorum: Memleketimize, herhâlde, Beyoğlu&#039;ndan giren, Haliç&#039;i atlayarak Fâtihlere, Aksaraylara, sonra Rumeli&#039;ye ve Boğaz&#039;ı aşarak önce Kadıköylere, Modalara ve sonra Üsküdarlara ve oradan Anadolu&#039;ya geçen bu bunak, neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı yoksa Avrupalılıktan pîrimiz mi?

İstanbul&#039;un Tepebaşı&#039;ndan Adana&#039;nın Tepebağı&#039;na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?

Bir fotoğrafına bakarsanız Havârîlere, öteki resmine bakarsanız Rasputin&#039;e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir? Bunu hiç merak ettiniz mi?

Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu:

O, Haçlı Seferleri&#039;nden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silâhla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.

O, evimize girerken eşeğini kapımızın arkasına bağlayan bir Piyer Lermit&#039;tir. Kardeşlerini Mukaddes Savaş&#039;a hazırlamaktan geliyor.

O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan, çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedâkârlığının sebebini düşünmediniz mi?

Bırakın, onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz, sakalı elimde kaldı ve altından Lücifer (şeytan) çıktı. Bilirsiniz ki, câsuslar da kıyâfetlerini ekseriyâ böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya yerini gösterin, yahut bırakın; Haç&#039;ın da çarmıha gereyim onu.

Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız. Muhakkak bir şeyinizi çalmıştır.

ARİF NİHAT ASYA</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Yılbaşı neyimiz olur? Ramazan bayramımız mı, kandilimiz mi, Kurban bayramımız mı?</p>
<p>Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz&#8230; Ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi, efendi yıllardı.</p>
<p>Bu bahsi bu kadarla geçiyor ve Noel Baba&#8217;ya geliyorum: Memleketimize, herhâlde, Beyoğlu&#8217;ndan giren, Haliç&#8217;i atlayarak Fâtihlere, Aksaraylara, sonra Rumeli&#8217;ye ve Boğaz&#8217;ı aşarak önce Kadıköylere, Modalara ve sonra Üsküdarlara ve oradan Anadolu&#8217;ya geçen bu bunak, neyimiz olur? Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı yoksa Avrupalılıktan pîrimiz mi?</p>
<p>İstanbul&#8217;un Tepebaşı&#8217;ndan Adana&#8217;nın Tepebağı&#8217;na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?</p>
<p>Bir fotoğrafına bakarsanız Havârîlere, öteki resmine bakarsanız Rasputin&#8217;e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda nenin nesidir? Bunu hiç merak ettiniz mi?</p>
<p>Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu:</p>
<p>O, Haçlı Seferleri&#8217;nden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silâhla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.</p>
<p>O, evimize girerken eşeğini kapımızın arkasına bağlayan bir Piyer Lermit&#8217;tir. Kardeşlerini Mukaddes Savaş&#8217;a hazırlamaktan geliyor.</p>
<p>O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan, çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedâkârlığının sebebini düşünmediniz mi?</p>
<p>Bırakın, onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz, sakalı elimde kaldı ve altından Lücifer (şeytan) çıktı. Bilirsiniz ki, câsuslar da kıyâfetlerini ekseriyâ böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya yerini gösterin, yahut bırakın; Haç&#8217;ın da çarmıha gereyim onu.</p>
<p>Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız. Muhakkak bir şeyinizi çalmıştır.</p>
<p>ARİF NİHAT ASYA</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
